Haziran Hikayesi: Bir Pencere Kenarında Başlayan Hayat

“O ayakkabılar orada kurumasın dedim sana, Zeynep! Bak şimdi, nasıl alacaksın onları aşağıdan?” Annemin sesi, sabahın sessizliğini delip geçti. Elif’in minik pembe ayakkabıları, pencere pervazından kayıp üçüncü kattan aşağıya, apartmanın arka bahçesine düşmüştü. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki sadece ayakkabılar değil, yıllardır biriktirdiğim umutlarım, sabrım ve annemle aramdaki o ince bağ da yere çakılmıştı.

Kızım Elif, henüz üç yaşında. Eşim Murat, geçen yıl işsiz kaldığından beri evdeki huzur iyice azaldı. Annem, bana destek olmak için sık sık gelir, Elif’le ilgilenir ama her gelişinde bana laf sokmadan da duramaz. “Senin zamanında böyle miydi?” diye başlar, “Biz çocukken annemiz bir dedi mi iki etmezdik,” diye devam eder. Oysa ben, annemin gölgesinde büyümüş, kendi kararlarını almakta hep zorlanmış bir kadınım. Şimdi ise, kendi kızımın önünde güçlü durmaya çalışırken, annemin eleştirileriyle baş etmeye çalışıyorum.

Ayakkabılar düştüğünde, Elif ağlamaya başladı. “Anne, ayakkabılarım gitti!” diye hıçkırıyordu. Onu kucağıma aldım, saçlarını okşadım. “Korkma kuzum, annen onları bulacak,” dedim ama içimden geçen, “Ben de kayboldum Elif, ben de…” oldu. Annem, pencerenin önünde ellerini beline koymuş, bana bakıyordu. “Bak, dedim sana. Balkonsuz evde çocuk büyütülür mü? Murat da iş bulamadı, sen de evde oturuyorsun. Bu çocuk nasıl büyüyecek?”

O an, içimdeki öfke patladı. “Anne, yeter! Her şeyin suçlusu ben miyim? Murat iş bulamıyor, ben evdeyim diye mi bu kadar üzerime geliyorsun? Elif’in ayakkabısı düştü diye dünyanın sonu mu geldi?” Annem bir an sustu, gözleri doldu. “Ben de kolay büyütmedim seni, Zeynep. Ama bu kadar zayıf olamazsın. Hayat mücadele demek.”

O gün, Elif’i anneme bırakıp, apartmanın arka bahçesine indim. Ayakkabılar çamurun içine saplanmıştı. Onları elime aldığımda, çocukluğumun kokusu geldi burnuma. Annemin eski terlikleriyle bahçede oynadığım günler… O zamanlar da annem hep kızardı bana. “Üstünü kirletme, Zeynep!” Şimdi ise, kendi kızımın ayakkabısını çamurdan çıkarıyordum. Hayat bir döngüydü sanki, anneler kızar, çocuklar ağlar, sonra yine barışılırdı.

Eve döndüğümde, Elif uyumuştu. Annem mutfakta sessizce çay koyuyordu. Yanına gittim, “Anne, ben bazen çok yoruluyorum. Murat iş bulamıyor, ben de çalışmak istiyorum ama Elif’e kim bakacak? Senin de sağlığın yok. Ne yapacağımı bilmiyorum,” dedim. Annem, bana ilk defa yumuşak bir bakış attı. “Kızım, ben de yalnızım. Baban gideli çok oldu. Seninle uğraşıyorum çünkü seni korumak istiyorum. Ama bazen fazla ileri gidiyorum galiba.”

O gece, Murat eve geç geldi. Yorgun ve moralsizdi. “Bugün de olmadı, Zeynep. Kimse iş vermiyor. Herkes torpil peşinde. Benim arkamda kimse yok,” dedi. Onun bu çaresizliği, içimi daha da acıttı. “Birlikte atlatacağız,” dedim ama sesim titriyordu. O an, Murat’ın gözlerinde bir kırgınlık gördüm. “Sen de bana güvenmiyorsun artık, değil mi?” dedi. “Hayır, Murat. Sadece korkuyorum. Elif için, bizim için…”

O hafta boyunca, evdeki hava hep gergindi. Annem, Elif’le ilgilenirken bana sürekli iş bulmamı öneriyordu. “Bak, komşunun kızı markette çalışıyor. Sen de bir şeyler yapabilirsin.” Ama Elif’i bırakacak kimsem yoktu. Kreşler pahalı, annem yaşlı. Murat ise her gün iş aramaktan yorgun düşüyordu. Bir akşam, Elif ateşlendi. Gece boyunca başında bekledim. Annem, “Doktora götür,” dedi ama paramız yoktu. Devlet hastanesine gitmek için sabahı bekledik. O koridorda, Elif’in ateşler içinde yandığı o an, çaresizliğin ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim.

Hastaneden dönerken, annem bana sarıldı. “Kızım, ben de korkuyorum. Senin acını görünce, kendi gençliğimi hatırlıyorum. O zamanlar da baban işsizdi, ben de yalnızdım. Ama bir şekilde atlattık. Sen de atlatacaksın.” O an, annemin de aslında ne kadar kırılgan olduğunu anladım. O da korkuyordu, o da yalnızdı. Sadece bunu farklı şekilde gösteriyordu.

Bir gün, Murat eve elinde bir poşetle geldi. “Bir iş buldum, Zeynep. İnşaatta çalışacağım. Ağır ama başka çarem yok.” Gözlerim doldu. “Dikkat et kendine,” dedim. Elif, babasına sarıldı. O an, aile olmanın ne demek olduğunu yeniden hatırladım. Zorluklar, bizi birbirimize daha çok yaklaştırıyordu. Annem, Murat’a çay koydu. “Bak oğlum, dikkatli ol. Sağlık her şeyden önemli.” Murat, anneme minnetle baktı. “Sağ olun anne.”

Hayat, küçük bir ayakkabının pencereden düşmesiyle değişti. O olay, ailemizdeki kırgınlıkları, korkuları, sevgiyi ve dayanışmayı ortaya çıkardı. Şimdi, Elif’in minik ayakkabıları yine pencere kenarında ama bu sefer yanında annemin eski terlikleri de var. Hayat devam ediyor, zorluklar bitmiyor ama artık yalnız olmadığımı biliyorum.

Bazen düşünüyorum, “Acaba annemle daha çok konuşsam, Murat’a daha çok destek olsam, her şey daha kolay olur muydu?” Sizce, aile olmak sadece aynı evde yaşamak mı, yoksa birlikte ağlayıp, birlikte gülmek mi? Yorumlarınızı merak ediyorum.