Bir Gelinliğin Ardındaki Sessiz Çığlık: Elif’in Hikayesi
“Elif, kızma ama… Senin gelinliğini denesem bir şey olur mu?” dedi Derya, gözlerinde o eski heyecan parıltısı. Annemin evinin salonunda, eski sandığın başında oturuyorduk. O sandık, benim için sadece bir eşya değil, geçmişimin ağır bir yüküydü. Derya, sandığın kapağını kaldırırken içimden bir şeyler koptu. “Tabii, dene,” dedim, sesim titreyerek. Oysa içimde fırtınalar kopuyordu. O gelinlik, benim hayallerimin, umutlarımın ve en çok da kalbimin gömüldüğü beyaz bir kefendi.
Derya, gelinliği üzerime giydiğimdeki gibi heyecanla aynanın karşısına geçti. “Bence bu tam sana göre! Bak, Joanna da öyle diyor,” dedi, yanındaki kuzeni Asuman’a göz kırparak. Asuman da başını salladı, “Gerçekten çok yakıştı. Sadece eteği biraz kısaltmak lazım.” Annem ise köşede sessizce oturuyor, gözleriyle bana bakıyordu. Onun bakışlarında hem acıma, hem de bir tür suçluluk vardı. Çünkü o gelinlik, sadece bir elbise değildi; ailemizin, özellikle de annemin, bana yüklediği tüm beklentilerin ve hayal kırıklıklarının simgesiydi.
O an, geçmişin kapısı ardına kadar açıldı. Derya, gelinliği denerken ben de yıllar öncesine, o kara güne döndüm. O gün, nikah salonunun kapısında, annemle babamın arasında sıkışmış, ellerim buz gibi, kalbim deli gibi çarpıyordu. Herkesin gözü üzerimdeydi. Herkes, Elif’in sonunda iyi bir koca bulduğunu, mutlu olacağını düşünüyordu. Ama ben, içimde bir boşlukla, bir korkuyla orada duruyordum. Sonra, damadın gelmeyeceği haberi geldi. Herkesin yüzü düştü, annem ağlamaya başladı, babam ise öfkeyle salonu terk etti. Ben ise, o beyaz gelinlikle, herkesin ortasında yapayalnız kaldım. O an, hayatımın en büyük utancını, en derin acısını yaşadım. O günden sonra, o gelinlik sandığa kaldırıldı, ben ise hayallerimi ve güvenimi o sandığa gömdüm.
Derya, gelinliği döndürerek aynada kendine bakarken, “Elif, senin için bir sakıncası yok değil mi? Sonuçta artık giymeyeceksin,” dedi gülerek. O an, içimde bir şeyler kırıldı. “Yok, yok, tabii ki yok,” dedim, ama sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Annem ise, “Kızım, belki de bu gelinlik yeni bir mutluluğa vesile olur,” dedi, ama gözleri doluydu. Annemin bu sözleri, bana yıllardır hissettirdiği baskıyı tekrar hatırlattı. Hep iyi bir eş, iyi bir gelin olmamı istemişti. Oysa ben, o gün nikah salonunda terk edildiğimde, sadece bir kadın değil, aynı zamanda annemin hayallerinin de yıkıntısı olmuştum.
Derya, gelinliği çıkardıktan sonra yanıma oturdu. “Elif, biliyorum, o gün çok zordu senin için. Ama bak, hayat devam ediyor. Ben de evleniyorum, sen de bir gün mutlu olacaksın,” dedi. Onun bu sözleri, bana umut vermek için söylenmişti belki ama, içimdeki yaranın kabuğunu tekrar kaldırdı. “Bilmiyorum Derya, bazen hayatın bana ikinci bir şans vereceğine inanamıyorum,” dedim. Derya ise, “Sen çok güçlüsün, Elif. O adam seni hak etmedi. Senin gibi birini bırakmak aptallıktı,” dedi. O an, gözlerim doldu. Çünkü Derya’nın bilmediği bir şey vardı: O adam, yani eski nişanlım Emre, sadece beni değil, aynı zamanda en yakın arkadaşımı, yani Derya’yı da kandırmıştı. Bunu yıllar sonra öğrenmiştim. Derya’nın bana bunu hiç anlatmamış olması, aramızda görünmez bir duvar örmüştü.
O gece, Derya ve Asuman gittikten sonra annemle baş başa kaldık. Annem, “Kızım, senin için çok üzülüyorum. Ama hayat devam ediyor. Belki de bu gelinlik, Derya’ya uğur getirir,” dedi. Ben ise, “Anne, ben o gelinliği her gördüğümde, kendimi başarısız hissediyorum. Sanki herkesin gözünde eksik, yarım bir kadınım,” dedim. Annem, “Sakın öyle düşünme. Senin değerini bir adam belirleyemez,” dedi. Ama annemin bu sözleri, yıllarca bana yüklediği baskının ağırlığını hafifletmeye yetmedi. Çünkü toplumda, özellikle de bizim mahallede, bir kadının değeri hala evlenip evlenmemesiyle ölçülüyordu.
Bir hafta sonra, Derya tekrar geldi. Bu sefer yanında nişanlısı Murat vardı. Murat, bana selam verirken gözlerini kaçırdı. Derya ise, “Elif, Murat’la tanışmanı çok istedim. Senin onayını almak benim için önemli,” dedi. O an, içimde bir huzursuzluk hissettim. Çünkü Murat’ın bakışlarında bir yabancılık, bir mesafe vardı. Derya’nın mutluluğu için gülümsedim, ama içimde bir boşluk vardı. O akşam, Derya ve Murat gittikten sonra, annem bana, “Kızım, senin de bir gün böyle mutlu olmanı isterim,” dedi. Ben ise, “Anne, mutluluk sadece evlenmekle mi olur?” diye sordum. Annem sustu, cevap veremedi.
Aylar geçti, Derya’nın düğün hazırlıkları hızlandı. Gelinlik sandıktan çıktı, terziye gitti. Derya, her provada bana fotoğraflar gönderdi. Her fotoğrafta, o gelinliği giyen ben değil de, başka bir kadın varmış gibi hissettim. O gelinlik artık bana ait değildi, hayallerim gibi elimden kayıp gitmişti. Düğün günü geldiğinde, Derya’nın yanında olmak için kendimi zorladım. Derya, gelinliğiyle yanıma geldi, “Elif, iyi ki varsın. Sen olmasan bu kadar güçlü olamazdım,” dedi. O an, gözlerim doldu. Çünkü Derya’nın mutluluğu ile kendi acım arasında sıkışıp kalmıştım.
Düğünden sonra, Derya balayına gitti. Ben ise, annemin evinde yalnız kaldım. O gece, sandığın başında oturup ağladım. O gelinlik artık yoktu, ama acısı hala içimdeydi. O an, kendime şu soruyu sordum: Bir kadının değeri gerçekten sadece evlenmekle mi ölçülür? Yoksa, kendi ayakları üzerinde durabilmek, kendi hayatını kurabilmek mi daha önemli? Sizce, toplumun bize yüklediği bu kalıplardan ne zaman kurtulacağız? Benim gibi hisseden var mı?