Aşkın Tadında Bir Akşam: Sıcak Bir Gulaş Hikayesi

“Zeynep, bırak artık şu poşetleri, ben hallederim,” dedi Emre, mutfağın kapısında durup bana bakarken. Yorgunluktan ellerim titriyordu, ama içimdeki huzursuzluk daha ağır basıyordu. Bir haftadır aramızda soğuk rüzgarlar esiyordu; ne zaman göz göze gelsek, kelimeler boğazımızda düğümleniyordu. O akşam marketten dönerken, arabada bile tek kelime etmemiştik. Şimdi ise mutfakta, plastik poşetlerin hışırtısı arasında, Emre’nin sesiyle irkildim.

“Sen geç salona, ben bugün sana annemin meşhur gulaşını yapacağım,” dedi, gözlerinde bir parıltı vardı ama sesinde alışık olmadığım bir kararlılık. Gulaş… Annemin tarif defterinden kalan, çocukluğumun en sıcak anılarını barındıran o yemek. Annem öldüğünden beri kimseye yapmamıştım. Emre’nin bunu bilip bilmediğinden emin değildim. Bir an duraksadım, içimde eski bir sızı kabardı. “Sen gulaş yapmayı nereden biliyorsun ki?” dedim, biraz alaycı, biraz da kırgın bir tonda.

Emre, “Senin için öğrenmiştim. Hani geçen yıl annenin defterini karıştırırken bulmuştum ya, oradan. Bugün de denemek istiyorum. Belki… belki biraz iyi gelir bize,” dedi. Sesi titriyordu. O an, aramızdaki mesafenin sadece kelimelerden ibaret olmadığını, geçmişten gelen yaraların da payı olduğunu hissettim.

Salona geçtim ama gözüm mutfaktan ayrılmadı. Emre, soğanları doğrarken bir yandan kendi kendine mırıldanıyordu. “Soğanı çok ince doğramak lazım, yoksa tadı acı olurmuş…” Annemin sesi kulaklarımda çınladı. “Zeynep, yemek yaparken içine sevgini katmazsan, ne kadar malzeme koyarsan koy, tadı olmaz.” O an gözlerim doldu. Annemi kaybettiğimde, mutfakta onunla geçirdiğim saatlerin kıymetini anlamamıştım. Şimdi ise Emre’nin elinde o eski tarif defteriyle, geçmişimle yüzleşiyordum.

Birden Emre’nin sesiyle irkildim. “Zeynep, kırmızı biberi bulamıyorum, nereye koydun?” Sesinde hafif bir panik vardı. Mutfakta ona yardım etmek istedim ama gururum engel oldu. “Baharat çekmecesinde, sağda,” dedim kısa bir şekilde. Emre, çekmeceyi açtı, bir süre arandı, sonra buldu. “Teşekkürler,” dedi sessizce. O an, aramızdaki buzların biraz eridiğini hissettim.

Yemek pişerken mutfağı mis gibi baharat kokusu sardı. Emre, tencerenin başında sabırla karıştırıyordu. Bir ara göz göze geldik. “Zeynep, sence biz… sence biz hâlâ birbirimizi seviyor muyuz?” dedi aniden. Soru, içimi delip geçti. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Bilmiyorum Emre. Bazen çok uzak hissediyorum. Sanki aynı evde iki yabancıyız,” dedim, gözlerimi kaçırarak.

Emre, tencerenin kapağını kapattı, yanıma geldi. “Ben de öyle hissediyorum. Ama bu akşam… belki de yeniden başlamak için bir şansımız olur,” dedi. Gözlerinde bir umut vardı. O an, annemin bana öğrettiği en önemli şeyi hatırladım: Affetmek. Kendini, karşındakini, geçmişi…

Yemek hazır olduğunda sofrayı birlikte kurduk. Tabaklara gulaşı koyarken, Emre’nin ellerinin titrediğini fark ettim. “İlk defa yapıyorum, umarım beğenirsin,” dedi. Bir kaşık aldım, gözlerimi kapadım. Annemin yaptığı gibi değildi belki, ama içinde Emre’nin sevgisi, çabası vardı. “Çok güzel olmuş,” dedim, gözlerim dolarak. Emre’nin yüzünde bir tebessüm belirdi.

Yemek boyunca sessizce konuştuk. Geçmişimizi, kayıplarımızı, birbirimize söyleyemediklerimizi… Emre, “Bazen seni kaybetmekten o kadar korkuyorum ki, yanlış yapmaktan çekiniyorum,” dedi. Ben de, “Ben de seni kaybetmekten korkuyorum. Ama bazen, korkularımızı birbirimize anlatmak yerine susuyoruz,” dedim. O an, aramızdaki duvarların yavaşça yıkıldığını hissettim.

Yemekten sonra bulaşıkları birlikte yıkadık. Emre, “Belki de her şeyin başı, birlikte emek vermek,” dedi. Haklıydı. Hayat, birlikte yapılan küçük şeylerde saklıydı. O gece, yatağa yattığımda, Emre’nin elini tuttum. “Yarın yine birlikte yemek yapalım mı?” dedim. O da, “Her gün,” dedi, gülümseyerek.

Şimdi düşünüyorum da, bir tabak gulaş, iki kırık kalbi onarabilir mi? Belki de asıl mesele, sofrada paylaşılan sevgide ve affetmekte saklıdır. Sizce, bir yemeğin tadı, içine katılan sevgiden mi gelir, yoksa birlikte geçirilen zamandan mı?