Her Şeyin Suçu Yağmurdu

Her şeyin suçu yağmurdu. Gerçekten. O akşam, arabamın direksiyonuna sıkıca tutunmuş, gözlerimi sileceklerin ritmine sabitlemişken, içimdeki fırtına dışarıdaki yağmurdan daha şiddetliydi. “Ne yapacağım şimdi?” diye mırıldandım kendi kendime. Annemin sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu: “Bazen gitmek, kalmaktan daha iyidir, Oğuz.” Babam ise, her zamanki gibi suskun, gözlerini kaçırmıştı. İstanbul’un bahar yağmuru, sanki bizim evin üzerine daha çok yağıyordu o gün.

Arabamı park ettiğimde, telefonum titredi. Ekranda ablam Elif’in adı belirdi. Açmaya korktum. Çünkü biliyordum, o da benden bir cevap bekliyordu. “Oğuz, annemle mi kalacaksın, babamla mı?” diye sormuştu geçen gün. O an, cevap verememiştim. Şimdi ise, karar vermem için herkes üzerime geliyordu. Yağmurun cama vuran damlaları, içimdeki gözyaşlarıyla yarışıyordu sanki.

Birden, çocukluğumun geçtiği o eski ev gözümde canlandı. Babamın bana bisiklet sürmeyi öğrettiği gün, annemin mutfakta börek yaparken bana gizlice verdiği sıcak bir dilim… O anları düşündükçe, içimde bir şeyler kırılıyordu. “Neden her şey bu kadar zor olmak zorunda?” diye bağırmak istedim. Ama dışarıda sadece yağmurun sesi vardı, kimse duymadı.

Telefonu açtım, Elif’in sesi titriyordu. “Oğuz, annem çok kötü durumda. Babam da öyle. Lütfen bir şey söyle.” Bir an sustum. “Elif, ben de bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum,” dedim. O an, ablamın sessizce ağladığını hissettim. “Keşke her şey eskisi gibi olsaydı,” dedi. “Keşke…”

Arabadan inip apartmanın girişine doğru yürüdüm. Yağmurdan sırılsıklam olmuştum. Asansöre binip dördüncü kata çıktım. Kapıyı açtığımda, annem mutfakta oturuyordu. Gözleri şişmiş, elleri titriyordu. “Hoş geldin oğlum,” dedi. Sesi neredeyse fısıltı gibiydi. Yanına oturdum. Bir süre sessizce oturduk. Sonra annem, “Babanla konuştun mu?” diye sordu. Başımı iki yana salladım. “Oğlum, ben seni zor durumda bırakmak istemem. Ama bazen insanın kendi yolunu çizmesi gerekir,” dedi. Gözlerim doldu. “Anne, ben ne yapacağımı bilmiyorum. Sanki ikiye bölünüyorum,” dedim. Annem elimi tuttu. “Senin suçun değil. Hiçbirimizin suçu değil. Bazen hayat böyle…”

O gece, odama çekildim. Pencereden dışarı baktım. Yağmur hâlâ yağıyordu. İstanbul’un ışıkları, damlaların arasından bulanık görünüyordu. İçimde bir boşluk vardı. Babamı düşündüm. Onunla konuşmam gerekiyordu. Ama nasıl? Onun sessizliği, bana hep bir duvar gibi gelmişti. Annem ise, duygularını saklamayan, her şeyi açıkça söyleyen bir kadındı. İkisinin arasında sıkışıp kalmıştım.

Ertesi sabah, babam aradı. “Oğuz, müsait misin? Biraz konuşalım mı?” dedi. Sesi yorgun ve kırgındı. “Tabii baba,” dedim. Kadıköy’deki eski kafede buluştuk. Babam, her zamanki gibi siyah çayını yudumluyordu. “Oğlum, annenle ayrılmamızın seninle hiçbir ilgisi yok. Bunu bilmeni isterim,” dedi. Gözlerim doldu. “Biliyorum baba. Ama yine de… Sanki her şey benim yüzümdenmiş gibi hissediyorum,” dedim. Babam elimi tuttu. “Hayır oğlum. Bazen insanlar birbirini üzmeden de ayrılabilir. Biz elimizden geleni yaptık. Ama olmadı.”

O an, babamın da ne kadar kırılmış olduğunu anladım. Onun güçlü duruşunun altında, aslında ne kadar yalnız olduğunu gördüm. “Baba, ben ne yapacağım?” diye sordum. Babam, “Kimi seçersen seç, biz hep senin yanında olacağız. Ama kendin için ne istediğine karar vermelisin,” dedi. Bu sözler, içimde bir yara açtı. Çünkü ben, ne istediğimi bilmiyordum.

Günler geçti. Annemle babam ayrı evlerde yaşamaya başladı. Elif, üniversite için Ankara’ya gitmişti. Ben ise, İstanbul’da, iki ev arasında gidip geliyordum. Her iki evde de bir eksiklik vardı. Annemin evinde babamın sesi, babamın evinde annemin kahkahası eksikti. Arkadaşlarım, “Alışırsın,” dediler. Ama insan, ailesinin dağılmasına nasıl alışır ki?

Bir akşam, annemle tartıştık. “Oğuz, neden hep babana gidiyorsun? Benimle vakit geçirmek istemiyor musun?” dedi. “Anne, lütfen… Zaten yeterince zor bir dönemden geçiyorum,” dedim. Annem ağlamaya başladı. “Ben de çok zorlanıyorum oğlum. Senin için güçlü durmaya çalışıyorum ama bazen dayanamıyorum,” dedi. O an, anneme sarıldım. “Anne, ben de seni çok seviyorum. Ama lütfen beni anlamaya çalış,” dedim.

Bir başka gün, babamla tartıştık. “Oğuz, annenin yanında çok kalıyorsun. Benimle de vakit geçirmeni isterim,” dedi. “Baba, ben ikiye bölündüm. Ne yapacağımı bilmiyorum,” dedim. Babam, “Zamanla alışacaksın,” dedi. Ama ben alışamıyordum. Her iki tarafta da kendimi eksik hissediyordum.

Bir gün, okuldan eve dönerken yağmur yine başladı. Sırılsıklam olmuş, eve geldiğimde annem kapıyı açtı. “Oğuz, iyi misin?” dedi. “İyiyim anne,” dedim ama aslında hiç iyi değildim. O gece, yatağımda dönerken, “Acaba ben de bir gün kendi ailemi kurduğumda, çocuklarım böyle acı çeker mi?” diye düşündüm. Annemle babamın hikayesi, benim hayatımı da şekillendiriyordu.

Aylar geçti. Annem yeni bir iş buldu, babam ise daha çok çalışmaya başladı. Elif, Ankara’dan sık sık arıyordu. “Oğuz, hayat devam ediyor. Sen de kendi yolunu bulacaksın,” diyordu. Ama ben, hâlâ yağmurun altında kalmış gibiydim. Ne zaman yağmur yağsa, içimdeki o boşluk büyüyordu.

Bir gün, babam beni aradı. “Oğuz, yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum. Senin de mutlu olmanı istiyorum,” dedi. Annem ise, “Oğlum, senin için her şeyi yaparım. Yeter ki sen iyi ol,” diyordu. İkisinin de sevgisi, beni ayakta tutuyordu. Ama yine de, içimde bir eksiklik vardı.

Şimdi, bu satırları yazarken, yağmur yine yağıyor. İstanbul’un gri sokaklarında, arabamda oturmuş, hayatımı düşünüyorum. Her şeyin suçu yağmur muydu gerçekten? Yoksa, hayatın getirdiği zorluklar mıydı bizi bu hale getiren? Sizce, insan ailesinin dağılmasına alışabilir mi? Yoksa, bazı yaralar hiç kapanmaz mı?