Hayallerimden Vazgeçtiğim Gün
“Elif, neden hâlâ yalnızsın? Yaşın geçti, herkes evlendi, çocuk yaptı. Sen hâlâ hayal peşindesin!” Annemin sesi mutfaktan yankılanırken, ellerim titreyerek çay bardağını masaya bıraktım. Gözlerim, pencerenin dışındaki yağmurlu İstanbul akşamına takıldı. İçimde bir boşluk, bir eksiklik vardı. Hayatım boyunca hep mutlu olmanın, kendi ayaklarım üzerinde durmanın hayalini kurmuştum. Ama şimdi, kırk yaşına yaklaşırken, elimde kalan sadece annemin bitmeyen serzenişleri ve kendi içimde büyüyen bir utançtı.
Geçen hafta, lise mezuniyetimizin yirminci yılı için düzenlenen buluşmaya gitmeye karar verdim. İçimde bir heyecan, bir umut vardı. Belki de geçmişte bıraktığım hayallerimle yeniden buluşabilirdim. Salona girdiğimde, eski arkadaşlarımın neşeli kahkahaları arasında kaybolmuş hissettim. O anda, gözüm bir köşede duran Sertaç’a takıldı. Sertaç… Lise yıllarımın gizli aşkı, bana bir kez bile bakmamış, ama hayallerimi süslemişti. Şimdi ise, saçları biraz dökülmüş, göbeği çıkmış ama gözlerinde hâlâ o eski ışıltı vardı.
Yanıma yaklaştı, “Elif, yıllar sonra seni görmek ne güzel! Hiç değişmemişsin,” dedi. Gülümsedim, ama içimde bir sızı vardı. O an, geçmişteki Elif’i düşündüm; umut dolu, hayalleri olan, her şeye rağmen inatla gülümseyen Elif’i… Şimdi ise, aynaya baktığımda tanıyamadığım bir kadın vardı karşımda. Sertaç’la sohbet ettik, eski günleri andık. O bana evliliğinden, çocuklarından bahsederken, ben ise hayatımın boşluğunu saklamaya çalıştım. “Sen neler yaptın Elif?” diye sorduğunda, boğazım düğümlendi. “Çalışıyorum, annemle yaşıyorum. Hayat işte…” dedim, sesim titreyerek.
O gece eve döndüğümde, annem yine başladı: “Kızım, bak Sertaç evlenmiş, iki çocuğu varmış. Sen neyi bekliyorsun? Herkes yolunu buldu, bir sen kaldın.” Gözlerim doldu, ama ağlamadım. Çünkü biliyordum ki, gözyaşlarım bile artık bana ait değildi. Herkesin hayatı bir düzene girmişti, bir tek ben, sanki zamanın dışında kalmıştım.
Ertesi gün işyerinde, müdürüm Ayşe Hanım bana yine fazla iş yükledi. “Elif, senin çocuğun yok, evin yok, zamanın bol. Şu raporları da sen hazırla,” dedi. İçimden bağırmak istedim: “Benim de hayatım var! Ben de yoruluyorum!” Ama sustum. Çünkü Türkiye’de, kırkına yaklaşmış, evlenmemiş bir kadınsan, herkes senin zamanını, emeğini, hayallerini kendi çıkarı için kullanabilirdi. Akşam eve dönerken, metrobüste camdan dışarı bakarken, içimde bir isyan büyüdü. Neden hep ben fedakârlık yapmak zorundaydım? Neden kendi hayatımı yaşayamıyordum?
Bir akşam, eski bir arkadaşım olan Zeynep’le buluştum. O da benim gibi evlenmemişti, ama ailesinin baskısıyla baş edememiş, küçük bir kasabaya taşınmıştı. “Elif, bazen düşünüyorum da, biz ne zaman kendi hayatımızı yaşamaya başlayacağız?” dedi. Gözlerim doldu. “Belki de hiçbir zaman,” dedim. “Belki de hep başkalarının hayatını yaşamak zorundayız.”
Bir gün, annem bana bir görücü ayarladı. “Bak, bu sefer çok iyi bir aile. Oğulları mühendis, kendi evi var. Sen de artık bir yuva kur, ben de rahat edeyim,” dedi. Görüşmeye gittim, ama adamla tek kelime konuşamadım. O da bana bakıp, “Senin yaşın biraz geçmiş, çocuk düşünür müsün?” diye sordu. O an, içimdeki tüm umutlar söndü. Eve döndüğümde, anneme bağırdım: “Ben senin için mi yaşayacağım? Kendi hayatımı yaşamak istiyorum!” Annem ağladı, “Ben senin iyiliğini istiyorum,” dedi. Ama ben artık onun iyiliğiyle kendi mutluluğumun aynı şey olmadığını biliyordum.
Bir gece, eski günlerdeki gibi defterimi açıp yazmaya başladım. “Hayallerim vardı, mutluluğu aradım, ama bulamadım. Hep başkalarının beklentilerini karşılamaya çalıştım. Şimdi ise, kendimi kaybettim.” O satırları yazarken, gözyaşlarım defterin sayfalarına damladı. O an anladım ki, hayatım boyunca hep başkalarının mutluluğu için yaşamıştım. Kendi isteklerimi, hayallerimi hep ertelemiştim.
Bir sabah, işe gitmek için evden çıkarken, annem kapıda durdu. “Elif, ben seni mutlu görmek istiyorum. Ama sen mutlu değilsin. Ne yapmamı istersin?” dedi. Ona sarıldım, “Beni olduğum gibi kabul et, yeter,” dedim. O an, ilk defa annemin gözlerinde bir anlayış gördüm. Belki de, yıllardır süren bu mücadelede, ilk kez bir adım atmıştık.
Şimdi, kırkıma yaklaşırken, hayatımın ortasında bir yerdeyim. Hâlâ yalnızım, hâlâ hayallerim var. Ama artık biliyorum ki, mutluluk başkalarının onayında değil, kendi içimde. Yine de bazen, geceleri uyuyamazken, kendime soruyorum: “Acaba başka bir yol seçseydim, daha mutlu olur muydum? Yoksa herkes gibi, ben de sadece başkalarının beklentilerini mi karşılamış olurdum?” Sizce, insan kendi hayatını seçmeye cesaret edebilir mi? Yoksa hep başkalarının gölgesinde mi yaşar?