Sessizliğin İçinde Saklı Sırlar: Bir Atın Ardından Gelen Geçmiş
“Ne yaptın yine Karabaş?!” diye bağırdım, sabahın köründe avludan gelen nal sesleriyle uyanınca. Pencereye koştum; Karabaş, ağzında eski bir yularla, yanında ise çamura bulanmış, zayıf bir atla kapının önünde duruyordu. Gözlerime inanamadım. Altı yıldır bu köyde tek başıma yaşarım, en yakın komşum bile yarım saatlik yürüyüş mesafesinde. Bir atın, hem de bu halde, benim kapıma gelmesi… İçimde tuhaf bir huzursuzluk kıpırdadı.
Kapıyı açtım, Karabaş kuyruğunu sallayarak yanıma koştu. At ise ürkekçe geriye çekildi. “Korkma güzelim,” dedim, yavaşça yaklaştım. Boynunda eski püskü bir halat vardı, üstünde yara izleri. Sanki yıllardır eziyet görmüş gibiydi. “Seni kim bu hale getirdi?” diye fısıldadım. O an, içimde yıllardır bastırdığım bir acı kabardı; çocukluğumdan beri hayvanlara yapılan eziyete dayanamazdım.
Atı ahıra götürdüm, su ve biraz arpa verdim. Karabaş ise gururla etrafımızda dolanıyordu. O sabah kahvaltımı bile unuttum; gözüm sürekli atın üzerindeydi. Kimdi bu hayvanın sahibi? Neden bu kadar perişandı? Ve neden Karabaş onu bana getirmişti?
Öğleden sonra köyün muhtarı Halil Amca uğradı. “Meryem abla, duydun mu? Dün gece köyün öte ucunda yangın çıkmış. Hasan’ın ahırı kül olmuş,” dedi. İçim cız etti. Hasan… Yıllar önce aramızda büyük bir kavga çıkmıştı. O günden beri birbirimizin yüzüne bakmazdık. “Hasan’ın atı kayıpmış,” dedi Halil Amca, gözlerini kaçırarak.
O an her şey yerine oturdu. Bu at, Hasan’ın olmalıydı. Ama içimde bir ses, onu hemen geri vermememi söylüyordu. Hasan’ın hayvanlara nasıl davrandığını herkes bilirdi; çocukken bile kedileri taşlardı. “Ben bir bakayım,” dedim Halil Amca’ya, “belki buralarda görürüm.”
O gece uyuyamadım. Atın gözlerindeki korku, bana kendi çocukluğumu hatırlattı. Babam da sert adamdı; annemi ve beni sık sık azarlardı. O yüzden genç yaşta evden kaçıp bu köye sığınmıştım. Yıllar boyunca kimseye güvenemedim, kimseye yaklaşamadım. Şimdi ise bu at, geçmişimin hayaletlerini yeniden uyandırmıştı.
Ertesi gün Hasan kapımda belirdi. “Meryem! Duydum ki atımı bulmuşsun,” dedi, sesi öfkeyle titriyordu. “O hayvan bana lazım! Ver onu.”
Gözlerinin içine baktım. “Bu halde mi lazım Hasan? Hayvana ne yaptığını herkes biliyor.”
Hasan’ın yüzü kızardı, sesi daha da yükseldi: “Sana ne be kadın! Benim malım o!”
O an içimde yıllardır biriken öfke patladı: “Senin malın değil o! O da can taşıyor! Yeter artık Hasan! Yıllardır bu köyde hayvanlara ettiğin zulmü herkes biliyor ama kimse sesini çıkarmıyor!”
Hasan bir adım daha yaklaştı, ama Karabaş hırlayarak aramıza girdi. O an Hasan geri çekildi; gözlerinde korku vardı.
“Bak Meryem,” dedi daha yumuşak bir sesle, “benim de derdim var. O at bana babamdan kaldı. Babam öldüğünde bana tek mirası oydu.”
Bir an sustum. Babasının ölümünü hatırladım; o zamanlar Hasan daha gençti, gözlerinde umut vardı. Ama zamanla o da babası gibi sertleşmişti.
“Hasan,” dedim sessizce, “belki de o at senin geçmişinle yüzleşmen için geldi buraya.”
Hasan başını eğdi, uzun süre konuşmadı. Sonra arkasını dönüp gitti.
Günler geçti, köyde dedikodular yayıldı: “Meryem abla Hasan’ın atını kaçırmış!” diyenler oldu. Kimse bana açık açık bir şey söylemedi ama bakışlardan anlıyordum; yalnızlığım daha da derinleşti.
Bir gece kapım çalındı. Açtığımda karşımda kız kardeşim Zeynep’i buldum; yıllardır görüşmemiştik. Gözleri doluydu.
“Meryem abla,” dedi titrek bir sesle, “annem hasta… Seni çok özledi.”
İçimdeki duvarlar bir anda yıkıldı. Annemi yıllardır görmemiştim; babam öldükten sonra ailemle bağlarımı koparmıştım.
“Ben… Ben gelemem Zeynep,” dedim ama sesim çıkmadı.
Zeynep ağlamaya başladı: “Neden bu kadar inatçısın abla? Hepimiz hata yaptık… Ama annem seni affettiğini söyledi.”
O gece sabaha kadar düşündüm. Atın gelişiyle başlayan bu fırtına, aslında yıllardır kaçtığım her şeyle yüzleşmem için bir fırsattı belki de.
Ertesi sabah atı ahırda sevdim, Karabaş’ı okşadım ve Zeynep’le birlikte annemin evine gittim. Annemi gördüğümde gözyaşlarımı tutamadım; yılların özlemiyle sarıldık birbirimize.
Köye döndüğümde Hasan kapımda bekliyordu. Gözleri doluydu.
“Meryem… Ben düşündüm de… Belki de o at sende daha mutlu olur,” dedi ve arkasını dönüp gitti.
O günden sonra köyde bana bambaşka gözle bakmaya başladılar; yalnızlığım azaldı, insanlar bana daha çok yaklaşmaya başladı.
Şimdi bazen avluda oturup Karabaş’la ve atımla gün batımını izlerken düşünüyorum: Acaba geçmişimizden gerçekten kaçabilir miyiz? Yoksa bazen en büyük huzur, yüzleşmekte mi saklı?