Elleriyle Kurduğu Hayatı Bir Anda Kaybetmek: Ahmet’in Hikayesi

“Neden bu kadar sessizsin yine, Ahmet?” diye sordu Gülseren, kahvaltı masasının başında, gözlerini bana kaldırmadan. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. 56 yaşındaydım, 32 yıllık evliliğimizin ardından hâlâ kendimi bu evde bir misafir gibi hissediyordum. İki çocuğumuz vardı, ikisi de kendi hayatlarını kurmuş, İstanbul’un kalabalığında kaybolmuşlardı. Evimizde ise sadece ben, Gülseren ve duvarlarda yankılanan sessizlik kalmıştı.

O sabah, her zamanki gibi çayımı karıştırırken, içimdeki boşluk daha da büyüdü. Gülseren’in sesi, yıllardır alıştığım bir fon müziği gibiydi; ne eksik, ne fazla. Ama ben, yıllardır eksik olanı arıyordum. “Bir şeyim yok,” dedim, ama sesim bile bana yabancı geldi. Gülseren’in gözlerinde bir anlığına bir kırgınlık parladı, sonra yine alıştığımız sessizliğe gömüldü.

O gün işe gitmek için evden çıktığımda, içimde bir huzursuzluk vardı. Yıllardır çalıştığım muhasebe ofisinde, herkes beni ciddiyetsiz, suratsız biri olarak bilirdi. Oysa ben, gençliğimde neşeli, hayata umutla bakan biriydim. Hayat, insanı törpülüyor, köşelerini alıyor, geriye sadece alışkanlıklar kalıyor. Ofiste, yeni başlayan sekreter Elif’in gülüşüyle irkildim. O gülüşte, yıllardır unuttuğum bir sıcaklık vardı. Elif, benden yaşça çok küçüktü, ama sohbetlerimizde kendimi genç hissediyordum. Bir gün, çay molasında bana, “Ahmet Bey, bazen insanın hayatında bir şeyleri değiştirmesi gerekir,” dedi. O an, bu sözler içime işledi.

Geceleri eve döndüğümde, Gülseren’in bana hazırladığı yemekleri sessizce yerken, aklımda Elif’in sözleri dönüp duruyordu. Bir akşam, Gülseren bana, “Ahmet, sence biz mutlu muyuz?” diye sordu. O an, içimdeki duvarlar yıkıldı. “Bilmiyorum,” dedim, “belki de sadece alışkanlıklarımızı yaşıyoruz.” Gülseren’in gözleri doldu, ama ağlamadı. “Ben seni hâlâ seviyorum,” dedi. O an, kendimden utandım. Ama içimdeki boşluk, o sevgiyi kabul edecek kadar geniş değildi.

Aylar geçti, Elif’le sohbetlerimiz derinleşti. Bir gün, ona duygularımı açtım. “Elif, ben yıllardır ilk defa kendimi canlı hissediyorum,” dedim. Elif, başını eğdi. “Ahmet Bey, siz iyi bir insansınız ama ben sizin yerinizde olsam, önce kendi hayatımı toparlardım,” dedi. O an, Elif’in bana aşık olmadığını, sadece bana acıdığını anladım. Ama artık geri dönmek için çok geçti. Gülseren, benim değiştiğimi fark etmişti. Bir gece, bavulumu hazırlarken, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. “Kendimi bulmaya,” dedim. Gülseren, sessizce ağladı. O an, hayatımda ilk defa bir kadının gözyaşına sebep olduğum için kendimden nefret ettim.

Evden ayrıldım, küçük bir daire tuttum. Çocuklarım, bana kırgın aradılar. “Baba, annemi nasıl bırakırsın?” dediler. Onlara cevap veremedim. Elif’le görüşmeyi denedim, ama o benden uzak durdu. Yalnızlık, duvarlarımı daha da kalınlaştırdı. Geceleri, eski evimi, Gülseren’in bana hazırladığı yemekleri, çocuklarımın kahkahalarını düşündüm. Bir gün, Gülseren’i aradım. “Affedebilir misin?” dedim. “Sen kendini affedebildin mi?” dedi. O an, cevabım olmadığını anladım.

Aylar geçtikçe, yalnızlık bana ağır gelmeye başladı. Ofisteki arkadaşlarım, bana acıyarak bakıyordu. Elif, başka bir şehre taşındı. Gülseren ise hayatına devam etti. Çocuklarım, bana mesafeli davrandı. Bir gün, eski evimizin önünden geçerken, pencerede Gülseren’i gördüm. O an, hayatımın en büyük hatasını yaptığımı anladım. Sevgi, bazen alışkanlıkların içinde saklıymış. Ben ise o alışkanlıkları kırmaya çalışırken, elimdeki her şeyi kaybettim.

Şimdi, 57 yaşındayım. Küçük bir dairede, yalnız başıma yaşıyorum. Her sabah, Gülseren’in bana sorduğu o soruyu düşünüyorum: “Sence biz mutlu muyuz?” Belki de mutluluk, büyük heyecanlarda değil, birlikte yaşlanan iki insanın sessizliğinde saklıydı. Şimdi, o sessizliği özlüyorum.

Sizce, insan hayatında ikinci bir şansı hak eder mi? Yoksa bazı hatalar, bir ömür boyu taşınacak kadar ağır mıdır?