Neden Artık Anneannemiz Gelmiyor? Sessizliğin Evimizde Yarattığı Acı
“Anne, anneanne neden artık gelmiyor?” diye sordu Defne, gözleri dolu dolu bana bakarken. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Altı yaşındaki kızımın gözlerinde, cevabını veremediğim bir sorunun ağırlığı vardı. O an, mutfağın köşesinde, ellerim bulaşık deteranında, yüreğim ise geçmişin yükünde kaldı. “Bilmiyorum kızım,” dedim, yutkunarak. Ama biliyordum. Her şey, altı ay önce, annemle yaşadığımız o büyük tartışmayla başlamıştı.
O gün, annem yine her zamanki gibi elinde poşetlerle kapımızı çalmıştı. “Elif, şu çocuklara abur cubur yedirme artık, bak kiloları artıyor,” demişti. Ben de, “Anne, ben onların annesiyim, ne yiyeceklerine ben karar veririm,” diye karşılık vermiştim. O an, annemin gözlerinde bir kırgınlık gördüm. “Senin iyiliğin için söylüyorum,” dedi, sesi titreyerek. “Biliyorum anne, ama bazen haddini aşıyorsun,” dedim. O an, annem sessizce poşetleri yere bıraktı, ayakkabılarını giydi ve arkasına bakmadan çıktı. O günden beri, ne aradı ne de geldi.
Başta, bu sessizliğin geçici olduğunu düşündüm. Annem, her zaman biraz alıngan olmuştur. Birkaç gün sonra barışırız, diye bekledim. Ama günler geçti, haftalar geçti, aylar geçti. Annemden ne bir telefon, ne bir mesaj, ne de bir ziyaret geldi. Çocuklarım, Defne ve küçük kardeşi Arda, her gün kapıya bakıp “Anneanne bugün gelir mi?” diye sormaya başladılar. Ben ise, her seferinde yutkunup, “Belki yarın gelir,” demek zorunda kaldım.
Eşim Murat, bu duruma başta çok kızdı. “Annen de çok abarttı, Elif. Çocuklar için bari arasa,” dedi. Ama sonra, o da sessizliğe alıştı. Evimizde, annemin yokluğuyla birlikte, bir sessizlik çöktü. Akşam yemeklerinde, annemin yaptığı o meşhur zeytinyağlı fasulyenin tadı eksik kaldı. Bayramlarda, annemin getirdiği baklavaların yerini marketten alınan tatlılar aldı. Çocuklarım, anneannelerinin anlattığı masalları özledi. Ben ise, annemin sesini, kokusunu, varlığını özledim.
Bir gün, Defne okuldan ağlayarak geldi. “Arkadaşımın anneannesi onu okuldan aldı, bana da ‘Senin anneannen nerede?’ diye sordu. Ben de cevap veremedim,” dedi. O an, içimde bir suçluluk duygusu kabardı. Belki de ben fazla sert davranmıştım anneme. Belki de, annemin iyi niyetini yanlış anlamıştım. Ama sonra, kendi kendime, “Ben de bir anneyim. Kendi çocuklarımın hayatına müdahale edilmesini istemiyorum,” dedim. Bu düşünceler arasında sıkışıp kaldım.
Bir akşam, Murat’la mutfakta otururken, “Elif, belki de sen aramalısın anneni. Çocuklar için… Belki de ilk adımı sen atmalısın,” dedi. Uzun süre düşündüm. Annemi aramak, gururumu bir kenara bırakmak demekti. Ama çocuklarımın gözlerindeki o eksikliği gördükçe, annemin yokluğunun sadece beni değil, tüm ailemi etkilediğini anladım.
O gece, yatağımda dönerken, annemle yaşadığım anılar gözümün önünden geçti. Küçükken, annem bana saçımı örerken anlattığı hikayeler, hastalandığımda başımda sabaha kadar bekleyişi, üniversiteye başladığımda gözyaşlarıyla beni uğurlayışı… Annem, her zaman yanımda olmuştu. Şimdi ise, aramızda koca bir sessizlik vardı.
Ertesi gün, sabahın erken saatlerinde, telefonumu elime aldım. Annemin numarasını çevirdim. Kalbim deli gibi atıyordu. Telefon çaldı, çaldı, açılmadı. Bir kez daha aradım, yine açmadı. Sonra, bir mesaj yazdım: “Anne, seni ve çocuklar seni çok özledi. Lütfen gel, konuşalım.” Mesajı gönderdikten sonra, saatlerce cevap bekledim. Ama annemden hiçbir yanıt gelmedi.
O gün, evde bir huzursuzluk vardı. Çocuklarım, sessizce odalarında oynadı. Ben ise, mutfakta annemin tarif defterini karıştırdım. Annemin yazısıyla yazılmış “Zeytinyağlı Fasulye” tarifini buldum. Gözlerim doldu. O akşam, annemin tarifine sadık kalarak fasulye yaptım. Masaya koyduğumda, Defne “Anneanne gibi kokuyor,” dedi. O an, gözyaşlarımı tutamadım.
Günler böyle geçti. Annemden hala bir haber yoktu. Bir gün, komşumuz Ayşe Teyze kapıyı çaldı. “Elif, anneni geçen gün pazarda gördüm. Çok üzgün görünüyordu. ‘Elif’le görüşmüyoruz,’ dedi. Çok özlemiş torunlarını,” dedi. O an, içimde bir umut ışığı yandı. Demek ki annem de bizi özlüyordu. Ama gururu, ona engel oluyordu.
Bir akşam, Defne yanıma geldi. “Anne, anneanneme mektup yazabilir miyim?” dedi. “Tabii ki yazabilirsin,” dedim. Defne, renkli kalemleriyle bir kağıda, “Anneanne, seni çok özledim. Lütfen gel, birlikte oyun oynayalım. Ben büyüdüm, sana yeni şarkılar öğreteceğim,” diye yazdı. Mektubu zarfa koyduk, üzerine annemin adresini yazdık ve postaya verdik.
Bir hafta sonra, kapı çaldı. Kapıyı açtığımda, karşımda annemi gördüm. Gözleri dolu doluydu. Elinde Defne’nin mektubu vardı. “Elif, ben de sizi çok özledim,” dedi, sesi titreyerek. O an, hiçbir şey söylemeden anneme sarıldım. Gözyaşlarımız birbirine karıştı. Çocuklar koşarak anneannelerine sarıldı. O an, evimizdeki sessizlik yerini sevincin sesine bıraktı.
Annem, o gün akşam yemeğinde, “Bazen, insan en sevdiklerine en çok kırılırmış,” dedi. “Ama torunlarımın sevgisi, her şeyden önemliymiş.” O an, annemle aramızdaki tüm kırgınlıklar eridi gitti. Birbirimize sarılıp, geçmişin yükünü geride bıraktık.
Şimdi, evimizde yine annemin sesi, çocuklarımın kahkahası var. Ama o altı ay boyunca yaşadığımız sessizlik, bana çok şey öğretti. Aile olmak, bazen gururunu bir kenara bırakıp, sevdiklerine sarılmakmış. Şimdi düşünüyorum da, acaba başka ailelerde de böyle sessizlikler yaşanıyor mu? Siz hiç, bir sessizliğin evinizi bu kadar ağırlaştırdığını hissettiniz mi?