Aşk Sustuğunda: Bir Kadının İstanbul’daki Hayat Hikayesi
“Neden bana bunu yaptın, Mehmet?” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımda yanıyordu. O an mutfağımızda, eski ahşap masanın başında, ellerim titreyerek tuttuğum çay bardağına bakıyordum. Mehmet’in gözleri yere sabitlenmişti, dudakları titriyordu ama tek kelime etmiyordu. O an, yirmi yıllık evliliğimizin, iki çocuğumuzun, birlikte yaşadığımız onca acı ve tatlının bir anda yok olduğunu hissettim. İstanbul’un gri sabahında, apartmanımızın camından dışarı bakarken, içimdeki boşlukla baş başa kaldım.
Mehmet, mahallemizin en sevilen adamlarından biriydi. Herkes ona güvenirdi, ben de öyle. Üniversitede tanışmıştık, o zamanlar hayalleri olan, gözleri ışıl ışıl bir adamdı. Ben ise, hayatı boyunca ailesinin gölgesinde kalmış, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kadındım. Birlikte büyüdük, birlikte yaşlandık sanmıştım. Ama bir gün, Mehmet eve geç geldi, gözleri uzaklara dalmıştı. “Bir konuşmamız lazım,” dediğinde, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. O gece, başka bir kadına âşık olduğunu, artık bizimle olamayacağını söyledi. O an, dünyam başıma yıkıldı.
İlk zamanlar, her sabah uyanmak işkenceydi. Çocuklarım, Elif ve Can, babalarının yokluğunu anlamaya çalışırken, ben de onlara güçlü görünmeye çalışıyordum. Annem, “Sabret kızım, erkek milleti böyledir,” diyordu ama ben sabretmek istemiyordum. Herkesin gözünde, terk edilmiş kadın olmuştum. Komşuların fısıltıları, akrabaların acıyan bakışları, hepsi canımı daha da acıtıyordu. İşe gidip gelmek, evde yemek yapmak, çocukların ödevleriyle ilgilenmek… Her şey otomatiğe bağlanmış gibiydi. Geceleri ise, yastığa başımı koyduğumda, Mehmet’in kokusu hâlâ yastığımda duruyordu. Onu unutmak istiyordum ama kalbim izin vermiyordu.
Bir gün, Elif okuldan ağlayarak geldi. “Anne, arkadaşlarım babamın başka bir kadına gittiğini söylüyor. Neden gitti?” diye sordu. O an, kelimeler boğazımda düğümlendi. “Bazen insanlar hata yapar, kızım,” dedim, ama içimden bağırmak, haykırmak istiyordum. O gece, ilk kez kendimi aynada uzun uzun izledim. Gözlerimin altındaki morluklar, saçlarımda beliren beyazlar… Kendimi tanıyamadım. O an karar verdim: Ya bu acının içinde kaybolacaktım ya da yeniden doğacaktım.
İki yıl boyunca, kendimi yeniden inşa etmeye çalıştım. Önce küçük adımlarla başladım. Eski dostlarımla buluşmaya başladım, yıllardır ertelediğim resim kursuna yazıldım. İş yerinde daha fazla sorumluluk aldım, çocuklarımla daha çok vakit geçirdim. Yavaş yavaş, Mehmet’in yokluğuna alıştım. Artık geceleri ağlamıyordum. Yalnızlık, başta korkutucuydu ama zamanla bana güç verdi. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim. Annem bile şaşırıyordu, “Kızım, seni böyle güçlü görmemiştim,” diyordu. Ben de şaşkındım; meğer içimde ne çok güç varmış.
Tam her şey yoluna girmeye başlamıştı ki, bir akşam kapı çaldı. Kapıyı açtığımda, karşımdaki adamı tanımakta zorlandım. Mehmet’ti. Saçları dökülmüş, gözleri çökmüş, yüzünde yılların yorgunluğu vardı. “Biraz konuşabilir miyiz?” dedi, sesi kısık ve titrek. İçeri aldım, çocuklar odalarına çekildi. Sessizlik içinde oturduk. Mehmet, gözlerimin içine bakmadan anlatmaya başladı. “Her şey sandığım gibi olmadı. O kadın… Beni sevmiyormuş. Param bitince yüzüme bile bakmadı. Her şeyimi kaybettim. Seni, çocukları, evimi… Çok pişmanım.”
O an, içimde bir fırtına koptu. Bir yanım ona sarılmak, onu affetmek istiyordu. Diğer yanım ise, yaşadığım acıları, yalnız geçirdiğim geceleri, çocuklarımın gözyaşlarını hatırlıyordu. “Neden döndün Mehmet? Beni sevdiğin için mi, yoksa başka çaren kalmadığı için mi?” dedim. Mehmet başını eğdi, “Bilmiyorum. Ama sensiz yapamıyorum,” dedi. O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Ben sensiz yapmayı öğrendim, Mehmet,” dedim. O cümle, içimdeki zincirleri kırdı.
O gece sabaha kadar düşündüm. Mehmet’in dönüşü, eski yaralarımı yeniden kanatmıştı. Annem, “Affet kızım, yuvanı bozma,” dedi. Ama ben artık eski ben değildim. Çocuklarım bile, “Anne, sen mutluysan biz de mutluyuz,” dediler. Mehmet birkaç gün daha evde kaldı, çocuklarla vakit geçirdi. Ama ben ona eskisi gibi bakamıyordum. İçimde ona karşı bir acıma duygusu vardı, ama aşk yoktu. Bir sabah, Mehmet’e, “Artık yolumuza ayrı devam etmeliyiz,” dedim. Gözleri doldu, “Beni affedemeyecek misin?” diye sordu. “Seni affediyorum, ama kendimi daha çok seviyorum artık,” dedim.
Mehmet gittiğinde, evde bir sessizlik oldu. Ama bu sessizlik, eskisi gibi acıtmıyordu. Artık yalnızlık bana güç veriyordu. Çocuklarım yanımdaydı, dostlarım vardı, en önemlisi kendim vardım. Hayatımda ilk kez, kendim için bir şeyler yapmanın huzurunu hissettim. Resim yaparken, fırçamı tuvale her dokundurduğumda, içimdeki acının yerini umut alıyordu. Bazen geceleri, pencereden İstanbul’un ışıklarına bakarken, geçmişi düşünüyordum. Mehmet’i, yaşadıklarımızı, kaybettiklerimi ve kazandıklarımı…
Şimdi, hayatıma yeniden başlıyorum. Belki bir gün yeniden âşık olurum, belki de yalnız kalırım. Ama artık biliyorum ki, en büyük aşk insanın kendine duyduğu sevgidir. Mehmet’in ihaneti, bana en büyük dersi verdi: Kimse için kendini feda etmemeli insan. Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız, affeder miydiniz? Yoksa yolunuza yalnız devam etmeyi mi seçerdiniz?