İsimsiz Bir Kadının Hikayesi
“Zeynep, hazır mısın?” diye seslendi annem, mutfağın kapısından başını uzatıp. O an, aynanın karşısında donup kaldım. Elimde saç tokası, gözlerim aynadaki yansımamda. Yirmi sekiz yaşındayım, evliyim, ama sanki kim olduğumu unutmuş gibiyim. Bugün, kocam Emre’nin iş arkadaşlarıyla buluşacağız. Her şey olması gerektiği gibi: yeni alınmış lacivert elbise, sade makyaj, topuklu ayakkabılar. Ama içimde bir boşluk, bir eksiklik var.
Emre odadan çıktı, kravatını düzelterek. “Çok güzel olmuşsun,” dedi, ama gözleri telefonunda. O an, içimden bir şey koptu. “Emre, bu akşam senin için mi gidiyoruz, yoksa benim için mi?” diye sordum. Bir an durdu, bana baktı, sonra gülümsedi: “Tabii ki ikimiz için, Zeynep. Ama biliyorsun, bu insanlar benim işim için önemli.” Cevabını beklemeden ceketini aldı, kapıya yöneldi. Ben de sustum, çünkü tartışmanın bir anlamı yoktu. Annem arkamızdan “Kızım, Emre’yi üzme, işinde yükselmesi lazım,” diye fısıldadı.
Arabada sessizlik vardı. İstanbul trafiğinde ilerlerken, camdan dışarı baktım. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor, herkesin bir hikayesi var. Benim hikayem neydi? Üniversitede hayallerim vardı: psikolog olacaktım, kadınlara yardım edecektim. Ama mezun olduktan sonra, ailem “Kızım, önce bir evlen, sonra iş bakarsın,” dedi. Emre’yle tanıştım, iyi biriydi, ailesi düzgün, işi sağlam. Herkes “Şanslısın,” dedi. Ama ben kendimi hep birinin eşi, birinin kızı, birinin gelini olarak buldum. Zeynep olarak değil.
Restorana vardığımızda, Emre’nin arkadaşları ve eşleri çoktan gelmişti. Masada otururken, sohbet hep Emre ve arkadaşlarının işleri, terfileri, projeleri üzerineydi. Kadınlar arasında ise çocuklar, alışveriş, ev işleri konuşuluyordu. Bir ara, Emre’nin iş arkadaşı Burcu bana döndü: “Zeynep, sen ne iş yapıyorsun?” diye sordu. Bir an duraksadım. “Şu an çalışmıyorum,” dedim, sesim kısık. “Ama psikoloji okudum.” Burcu başını salladı, “Ne güzel, çocuk olunca daha iyi olur, evde olmak,” dedi. İçimden bir çığlık attım. Ben çocuk istemediğim için değil, sadece kendim olmak istediğim için çalışmak istiyordum. Ama bunu kimseye anlatamıyordum.
Gece ilerledikçe, Emre’nin bana bakışları değişti. Eve dönerken, arabada yine sessizlik vardı. “Neden konuşmadın?” dedi sonunda. “Herkesin eşi bir şeyler anlattı, sen sustun.” “Ne anlatayım, Emre?” dedim. “Benim bir hikayem yok ki. Sadece senin eşinim.” Emre sinirlendi: “Bunu mu demek istiyorsun? Benimle evlenmek istemiyor muydun?” “İstiyordum,” dedim, “ama sadece seninle evlenmek istemiyordum. Kendim de olmak istiyordum.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Tavanı izlerken, çocukluğum aklıma geldi. Babam, “Kız kısmı çok konuşmaz,” derdi. Annem, “Kocanı üzme, evin huzuru önemli,” derdi. Hep başkalarının mutluluğu için yaşadım. Kendi mutluluğum neydi, bilmiyorum. Sabah olunca, Emre işe gitti. Annem kahvaltı hazırlarken, “Kızım, Emre’yi üzme, bak işinde yükselirse hayatımız daha iyi olur,” dedi yine. “Anne, ben mutlu değilim,” dedim. Annem bir an durdu, sonra başını çevirdi: “Mutluluk kolay mı kızım? Herkesin bir yükü var.”
O gün, eski defterlerimi çıkardım. Üniversitede yazdığım notlar, hayallerim, yapmak istediklerim. Gözlerim doldu. Kendime bir söz verdim: Artık sadece birinin eşi, kızı, gelini olmayacağım. Kendi adımla, kendi hikayemle var olacağım. Emre akşam eve geldiğinde, ona söyledim: “Ben çalışmak istiyorum. Kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum.” Emre önce şaşırdı, sonra kızdı: “Ben sana bakamıyor muyum? Neden böyle hissediyorsun?” “Seninle bir sorunum yok,” dedim, “ama kendimle var. Ben Zeynep’im, sadece senin eşin değilim.”
Bu konuşmadan sonra evde hava değişti. Emre bana soğuk davranmaya başladı. Annem ise her gün “Kızım, evlilikte fedakârlık gerekir,” diye nasihat etti. Ama ben kararımı vermiştim. Birkaç hafta sonra, eski bir arkadaşımın psikolojik danışmanlık merkezinde iş buldum. İlk günümde, aynanın karşısında kendime baktım. Bu kez gözlerimde umut vardı. İşe başladığımda, ilk danışanım genç bir kadındı. O da kendini kaybetmiş, başkalarının hayatını yaşamıştı. Ona yardım ettikçe, aslında kendime de yardım ettiğimi fark ettim.
Aylar geçti. Emre ile aramızdaki mesafe büyüdü. Bir akşam, eve geç geldim. Emre kapıda bekliyordu. “Bu böyle gitmez, Zeynep,” dedi. “Ya işin ya ben.” O an, hayatımın en zor kararını verdim. “Kendim olmadan senin yanında olamam,” dedim. Emre sessizce odasına çekildi. Annem ağladı, “Kızım, yuva yıkılır mı?” dedi. Ama ben ilk defa kendim için bir şey yaptım.
Boşanma süreci sancılı geçti. Ailemin baskısı, çevrenin dedikodusu, yalnızlık… Ama her sabah işe giderken, aynada gördüğüm kadın artık daha güçlüydü. Danışanlarımın hayatına dokundukça, kendi yaralarım da iyileşti. Bir gün, annem aradı. “Kızım, seni anlamadım, ama şimdi görüyorum ki mutlusun,” dedi. O an, gözlerim doldu. “Evet anne, ilk defa gerçekten mutluyum.”
Şimdi, kendi evimde, kendi hayatımı kurdum. Hâlâ yalnızım, ama artık eksik değilim. Kendi ismimle, kendi hikayemle varım. Bazen geceleri, geçmişimi düşünürken kendime soruyorum: “Bir kadının kendi olabilmesi için nelerden vazgeçmesi gerekir? Siz olsanız, kendi adınızı seçer miydiniz?”