Küller Arasında Saklı Sırlar: Bir Anne ve Oğulun Çaresizliği
“Anne! Kalk! Yanıyoruz!” diye bağırdım, ciğerlerim yandıkça yandı. Annem, uykulu gözlerle bana bakarken, dışarıdan gelen alevlerin turuncu ışığı yüzünü korkunç bir maske gibi aydınlatıyordu. Barakamızın ince kapısını tekmeleyerek açtım; dışarı çıktığımda, çiftliğin arka tarafındaki samanlık cayır cayır yanıyordu. Geceyi yırtan çığlıklar, köpeklerin havlaması ve birdenbire yükselen panik… O an, hayatımda ilk defa ölümün nefesini ensemde hissettim.
Çiftlik sahibi Halil Bey’in sesi yankılandı: “Su getirin! Hepiniz! Hadi!” Annemle birlikte hortumu bulup yangına koştuk. Ellerimiz titriyordu; suyu tutarken annemin gözyaşları yanaklarına karışıyordu. “Allah’ım, ne olur daha kötü bir şey olmasın,” diye fısıldadı annem. Ama içimde bir his vardı; bu yangın sadece bir başlangıçtı.
Biz buraya, yani Afyon’un bu ücra köyüne, İstanbul’daki evimizi kaybettikten sonra gelmiştik. Babam öldükten sonra annem iş bulamamıştı. Halil Bey’in “Yemek ve yatacak yer veririm, çalışırsınız,” teklifine tutunmuştuk. Ama burada hayat, şehirdeki yoksulluktan bile daha acımasızdı. Sabah gün doğmadan kalkar, tarlada çalışır, akşam ise hayvanlara bakardık. Diğer işçilerle birlikte, eski bir ahırdan bozma barakalarda kalıyorduk.
O gece yangın söndürüldükten sonra herkes yorgun ve suskun bir şekilde dağıldı. Ama ben uyuyamadım. Samanlığın yanışında bir tuhaflık vardı; sanki biri bilerek ateşe vermiş gibiydi. Ertesi sabah Halil Bey’in oğlu Murat’ı samanlığın arkasında bir şeyler gömerken gördüm. Göz göze geldik. “Ne bakıyorsun lan? İşine bak!” diye bağırdı bana. İçimdeki huzursuzluk büyüdü.
Annemle akşam yemeğinde sessizce otururken fısıldadım: “Anne, Murat bir şey saklıyor.” Annem gözlerini kaçırdı. “Oğlum, karışma. Burası bizim yerimiz değil. Başımızı sokacak bir yerimiz var ya…” Ama ben susamadım. O gece, Murat’ın neyi gömdüğünü öğrenmek için dışarı çıktım.
Ay ışığında toprağı eşeledim. Ellerim çamur içinde kaldı. Sonunda eski bir defter buldum; sayfaları yanık kokuyordu. Defterin içinde Halil Bey’in el yazısıyla yazılmış notlar vardı: “İşçiler fazla soru sorarsa gönderilecek.” Bir de isim listesi… Annemin adı da vardı.
Sabah olduğunda anneme defteri gösterdim. Yüzü bembeyaz oldu. “Bizi gönderecekler mi?” diye sordu titrek bir sesle. O an anladım ki, burada kalmak bizim için ölüm fermanı demekti.
Ama gitmek de kolay değildi. Cebimizde beş kuruş yoktu; köyün minibüsü haftada bir geliyordu. Halil Bey’in adamları ise her hareketimizi izliyordu. Annemle kaçmaya karar verdik. Gece yarısı, eşyalarımızı topladık; ama tam barakadan çıkarken Murat karşımıza dikildi.
“Ne yapıyorsunuz? Kaçmaya mı çalışıyorsunuz?” dedi, elinde bir sopa vardı. Annem korkudan titredi. “Bize zarar verme oğlum,” dedi yalvararak.
Murat gözlerini kaçırdı, sesi çatallandı: “Ben de istemiyorum burada kalmak! Babam her şeyi kontrol ediyor… Geçen sene kaybolan işçileri hatırlıyor musunuz? Onlar kaçmaya çalıştı, babam onları polise ihbar ettiğini söyledi ama… kimse geri dönmedi.”
O an içimdeki korku öfkeye dönüştü. “Bize yardım et o zaman!” dedim Murat’a.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Murat başını salladı: “Sabah olmadan gitmeniz lazım. Arka taraftaki patikadan yürüyün, orman yoluna çıkarsınız.”
Annemle birlikte karanlıkta yürümeye başladık. Ayaklarımız çamura saplanıyor, her çıtırtıda irkiliyorduk. Arkadan gelen köpek havlamaları kalbimi ağzıma getiriyordu. Sonunda ormanın kenarına vardık; güneş doğmak üzereydi.
Birden arkamızdan Halil Bey’in sesi duyuldu: “Durun! Kaçamazsınız!” Dönüp baktığımda elinde tüfek vardı. Annem beni arkasına aldı. “Yalvarırım Halil Bey, bırakın gidelim,” dedi gözyaşları içinde.
Halil Bey’in yüzü taş gibiydi. “Buradan kimse izinsiz gidemez!” dedi öfkeyle.
Tam o anda Murat ortaya çıktı; babasının önüne geçti: “Bırak gitsinler baba! Yeter artık!”
Halil Bey oğluna öyle bir tokat attı ki Murat yere düştü. Ben annemi kolundan çekip koşmaya başladım; ormanın içine daldık. Arkadan silah sesi duyuldu ama şansımıza bize isabet etmedi.
Saatlerce yürüdük; sonunda küçük bir köye vardık. Orada yaşlı bir kadın bizi evine aldı, ekmek ve su verdi.
O günden sonra hayatımız kolay olmadı ama en azından özgürdük. Annem hâlâ geceleri kabuslarla uyanıyor; ben ise o çiftlikte kaybolan insanların akıbetini düşünüyorum.
Bazen kendi kendime soruyorum: İnsan hayatta kalmak için ne kadarını göze almalı? Adaletin olmadığı yerde vicdan ne işe yarar? Siz olsaydınız ne yapardınız?