Bir Yalanın Gölgesinde: İstanbul’da Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Duyuyor musun beni, Cemal?” diye bağırdım, sesim mutfağın fayanslarında yankılandı. O ise gözlerini yere dikmiş, elleriyle kahve fincanını sıkıyordu. “Sana anlatmaya çalışıyorum, lütfen dinle!” dedi. Ama ben artık hiçbir şey duymak istemiyordum. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yirmi iki yıllık evliliğimizin, İstanbul’un göbeğinde, bu lüks apartman dairesinde, bir yalandan ibaret olduğunu öğrenmiştim.

Her şey geçen hafta, tesadüfen bulduğum bir mesajla başladı. Cemal’in telefonunda, adını daha önce hiç duymadığım bir kadından gelen mesajlar… “Seni özledim.” “Ne zaman görüşeceğiz?” İlk başta yanlış anladığımı düşündüm. Belki iş arkadaşıydı, belki eski bir dost… Ama içimdeki ses susmuyordu. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Yastığım gözyaşlarımla ıslandı. Sabah olunca Cemal’e hiçbir şey belli etmedim. Kahvaltı hazırladım, kızımız İpek’i okula gönderdim. Ama içimde fırtınalar kopuyordu.

O gün akşam eve geldiğinde, ona doğrudan sordum: “Cemal, bana yalan mı söylüyorsun?” Önce şaşırdı, sonra inkar etti. Ama ben vazgeçmedim. Telefonunu istedim. Vermek istemedi. O an her şeyin bittiğini anladım. “Beni aptal yerine koyma!” diye bağırdım. İpek odasında ders çalışıyordu, sesimizi duymasın diye kendimi zor tuttum.

Cemal sonunda itiraf etti. Bir yıldır başka bir kadınla görüşüyormuş. “Ama seni hiç bırakmak istemedim,” dedi. “Ailemizi seviyorum.” O an içimdeki öfke ve acı birbirine karıştı. “Ailemizi seviyorsan neden bana bunu yaptın?” dedim. Cevap veremedi.

O gece boyunca mutfakta oturdum. Annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, evlilik sabır ister.” Ama bu sabır mıydı, yoksa kendimi kandırmak mı? İstanbul’da yaşamak kolay değildi; herkesin gözü üzerimizdeydi. Komşularımız, akrabalarımız… Herkes bizim mutlu aile olduğumuzu sanıyordu. Oysa ben yıllardır yalnızmışım.

Ertesi sabah İpek kahvaltıya indiğinde gözlerimin şiş olduğunu fark etti. “Anne, iyi misin?” dedi kaygıyla. Ona hiçbir şey belli etmemeye çalıştım. “Biraz uykusuzum kızım,” dedim. Ama o da anlamıştı bir şeylerin ters gittiğini.

Cemal işe gittiğinde, annemi aradım. “Anne, Cemal beni aldatmış,” dedim titreyen bir sesle. Annem önce sustu, sonra derin bir nefes aldı: “Kızım, herkesin başına gelir böyle şeyler… Boşanmak kolay mı sanıyorsun? İpek’i düşün.” Annemin sözleri içimi daha da acıttı. Hep başkalarını düşünmek zorunda mıydım? Ben ne olacaktım?

O gün boyunca evde dolaştım durdum. Salonun köşesindeki fotoğraflara baktım; düğünümüzden kalma bir kare, İpek’in doğum günü pastasıyla çekilmiş resmi… Hepsi birer yalan mıydı şimdi? Yoksa güzel anılarımız gerçekten var mıydı? Kafam karmakarışıktı.

Akşam olunca Cemal eve geldiğinde aramızda sessiz bir savaş başladı. O bana yaklaşmaya çalıştı, ama ben uzaklaştım. “Ne yapmamı istersin?” dedi çaresizce. “Bilmiyorum,” dedim gözlerimi kaçırarak. “Sana güvenemem artık.”

Geceleri uyuyamaz oldum. Herkesin gözünde güçlü kadın bendim; iş hayatında başarılı, evinde düzenli… Ama içimde kocaman bir boşluk vardı artık. Arkadaşlarımı arayamadım; kimseye anlatamadım derdimi. Çünkü biliyordum ki herkesin vereceği cevap aynı olacaktı: “Boşanmak kolay mı? İstanbul’da tek başına kadın olmak kolay mı?”

Bir hafta boyunca Cemal’le aynı evde yabancı gibi yaşadık. İpek de huzursuzdu; odasına kapanıyor, yemekleri sessizce yiyordu. Bir akşam sofrada dayanamayıp sordum: “İpek, senin için ne yapmamı istersin?” Kızım gözlerime baktı: “Anne, mutlu olmanı istiyorum.” O an içimdeki bütün duvarlar yıkıldı.

Ertesi gün işten izin aldım ve sahile indim. Boğaz’ın serin rüzgarında yürürken kendi kendime sordum: “Gerçekten ne istiyorum?” Cemal’i affetmek mi? Yoksa kendi yolumu çizmek mi? Annemin sözleriyle toplumun baskısı arasında sıkışıp kalmıştım.

O akşam eve döndüğümde Cemal beni kapıda bekliyordu. “Konuşmamız lazım,” dedi sessizce. Oturduk karşılıklı; ilk defa gözlerinin içine baktım ve dedim ki: “Beni gerçekten seviyor musun?” O sustu, sonra başını eğdi: “Bilmiyorum… Seni kaybetmekten korkuyorum.”

İşte o an anladım ki; bazen en büyük ihanet sadece aldatmak değil, insanın kendine de yalan söylemesidir. Yıllarca mutluymuş gibi yaptık; herkes için güçlü görünmeye çalıştık ama içimizdeki yaraları kimse görmedi.

Şimdi önümde iki yol var: Ya her şeyi unutup devam edeceğim ya da kendi hayatımı yeniden kuracağım. Kolay değil; İstanbul’da tek başına kadın olmak cesaret ister. Ama belki de en çok kendime borçluyum bu cesareti.

Siz olsaydınız ne yapardınız? Affetmek mi daha zor, yoksa yeniden başlamak mı? Hayat bazen insanı en zor sorularla baş başa bırakıyor…