Dönülmeyen Ev: Bir Babadan Kırık Sözler ve Yarım Kalan Hayaller
“Baba, köyde yaşamak bize göre değil. Çocuklar da alıştı şehre. Hem işimiz, düzenimiz orada…”
Oğlum Murat’ın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Ellerim, yıllarca Almanya’da çalışırken nasır tutmuştu ama kalbim, oğlumun bu sözleriyle ilk defa bu kadar acıdı. Oysa ben, her gece gurbetin soğuk duvarları arasında, köyümdeki o eski ceviz ağacının gölgesini, annemin yaptığı tarhananın kokusunu, Murat’ın çocukken peşimden koşuşunu hayal ederek uyurdum. Her şey, bir gün ailemle o hayalini kurduğum evde, köyümde, yeniden bir araya gelmek içindi.
Almanya’da geçen otuz yıl… Her sabah saat beşte kalkıp fabrikaya gitmek, akşamları yorgun argın eve dönmek… Her ay kenara üç beş kuruş atıp, “Biriktiriyorum, Murat büyüyünce rahat etsin, köyde güzel bir evimiz olsun,” diye avunmak… O paralarla köyde iki katlı, geniş balkonlu, bahçesinde erik ağacı olan bir ev yaptırdım. Her detayıyla ilgilendim; çatısına kadar kendim çıktım, duvarına kendi ellerimle taş dizdim. “Bir gün oğlum, gelinim, torunlarım burada güle oynaya yaşar,” diye hayal ettim. Ama şimdi, o evde yalnızım. Sadece rüzgârın uğultusu ve eski duvar saatinin tik takları bana eşlik ediyor.
Murat ve eşi Zeynep, İstanbul’da yaşıyorlar. İkisi de iyi bir iş buldu, çocukları da özel okula gidiyor. Onlara göre köyde hayat yavaş, imkânlar kısıtlı, çocuklar için gelecek yok. Oysa ben, köyde büyüdüm; yoksulluk vardı belki ama huzur da vardı, komşuluk vardı, paylaşmak vardı. Şimdi ise oğlumun gözünde köy, sadece bir tatil yeri, bir kaçış noktası. “Baba, yazın geliriz, birkaç hafta kalırız,” diyorlar. Oysa ben, her sabah kahvaltı sofrasında onların sesini duymak, akşamları bahçede çay içerken torunlarımla sohbet etmek istiyorum.
Bir gün, Murat aradı. “Baba, bu yaz çocukları alıp geleceğiz. Biraz dinleniriz, sana da yardımcı oluruz.” İçimde bir umut filizlendi. Günlerce evi temizledim, bahçeyi düzenledim, Zeynep’in sevdiği börekleri, Murat’ın çocukken bayıldığı reçelleri hazırladım. Torunlarım için eski oyuncaklarını bulup çıkardım. O gün geldiğinde, kapının önünde saatlerce bekledim. Nihayet arabaları göründü. Koşarak karşıladım onları. Torunlarım, “Dede!” diye boynuma sarıldı. O an, bütün yalnızlığım unutuldu sandım.
Ama birkaç gün sonra, Zeynep’in yüzünde sıkıntı gördüm. “Burada internet çekmiyor, market çok uzak, çocuklar sıkılıyor,” dedi. Murat ise sürekli telefonla iş görüşmeleri yapıyordu. Akşamları sofrada sessizlik vardı. Torunlarım bile, “Dede, burada arkadaşımız yok, sıkıldık,” demeye başladılar. İçimden, “Belki zamanla alışırlar,” dedim. Ama bir hafta sonra, Murat, “Baba, dönmemiz lazım. İşler birikti, çocukların kursu var,” dedi. O an, içimdeki umut söndü. Onları uğurlarken, “Bir dahaki sefere daha uzun kalırız,” dediler. Ama biliyordum, o sefer hiç gelmeyebilirlerdi.
Gittiklerinden beri ev daha da sessiz. Bahçedeki erik ağacı bile sanki daha az meyve veriyor. Komşum Hasan Amca uğradı geçenlerde. “Oğlanlar yine gelmedi mi?” diye sordu. Başımı eğdim, “İşleri varmış,” dedim. O da biliyor, herkes biliyor; köyler boşalıyor, gençler şehre göçüyor. Ama ben, hâlâ bir umutla bekliyorum. Her sabah, kapının önüne çıkıp, uzaktan bir araba sesi duyar mıyım diye kulak kesiliyorum.
Bir gece, eski albümleri karıştırırken Murat’ın çocukluk fotoğraflarını buldum. O küçük elleriyle bana sarıldığı, birlikte tarlada çalıştığımız, annesinin kucağında güldüğü fotoğraflar… O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Nerede yanlış yaptım?” diye sordum kendime. Onun için her şeyi kolaylaştırmak istedim, ama belki de ona köyü, aileyi, köklerini sevdiremedim. Belki de şehirdeki hayatın cazibesine karşı koyamadık. Ya da zaman değişti, insanlar değişti, hayaller değişti…
Bir gün Murat’ı aradım. “Oğlum, nasılsınız?” dedim. “İyiyiz baba, sen nasılsın?” dedi. Sesinde bir telaş vardı. “İyiyim,” dedim, “Sadece… Evi özlediniz mi hiç?” Bir an sessizlik oldu. “Baba, orası güzel ama bizim hayatımız burada. Çocuklar burada mutlu. Sen de istersen yanımıza gel, birlikte yaşarız.”
İşte o an, içimde bir fırtına koptu. Ben, yıllarca onların köye dönmesini beklemişim, onlar ise beni şehre çağırıyor. Oğlumun bana sunduğu hayat, benim hayalini kurduğumdan bambaşka. “Düşünürüm oğlum,” dedim. Ama biliyorum, ben bu topraklardan, bu evden, annemin mezarından, çocukluğumun anılarından kopamam. Şehirde bir apartman dairesinde, kalabalıklar içinde yalnız kalmak istemiyorum. Burada, köyümde, yalnız olsam da kendimim. Ama yine de, insan bazen yalnızlığın ağırlığı altında eziliyor.
Bir akşam, köy kahvesinde otururken, gençlerden biri yanıma geldi. “Amca, senin ev çok güzelmiş. Keşke bizim de böyle bir evimiz olsa,” dedi. Gülümsedim. “Ev güzel de, içinde sevdiklerin olmayınca duvarlar soğuk olur evlat,” dedim. O an, kendi kendime sordum: Bir ev, sadece taş ve tuğladan mı ibaret? Yoksa ev, içinde paylaşılan anılar, kahkahalar, gözyaşlarıyla mı ev olur?
Şimdi, her sabah yeni bir umutla uyanıyorum. Belki bir gün Murat, Zeynep ve torunlarım bu eve dönerler. Belki de dönmezler. Ama ben, bu evde, bu topraklarda, onların yolunu gözlemeye devam edeceğim. Çünkü insan, bazen en çok beklediği yerden kırılır, ama yine de beklemekten vazgeçemez.
Belki de asıl mesele, evin nerede olduğu değil, insanın kendini nerede ait hissettiğidir. Sizce, bir baba için gerçek yuva nedir? Yalnızlık mı, yoksa uzakta da olsa sevdiklerinin mutluluğu mu?