Her Yemeğe Çıkışımızda Sevgilim Kartını “Unutuyor” – Benim Hikayem

“Yine mi Emre?” dedim içimden, garson hesabı masamıza bırakırken. Gözlerim Emre’nin ellerine kaydı; ceketinin cebini yokladı, sonra pantolonunun cebine baktı, yüzünde mahcup bir gülümseme. “Ayşe, sanırım yine cüzdanımı evde unutmuşum,” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı. O an içimde bir şeyler koptu. Kaçıncı kezdi bu? Bir, iki, üç… Saymayı bırakalı çok olmuştu. İlk zamanlar, “Olur böyle şeyler,” deyip geçiyordum. Hatta bir keresinde, “Ne kadar dalgınsın!” diyerek gülmüştüm. Ama artık gülmek gelmiyordu içimden.

Emre ile üç yıldır birlikteyiz. Üniversitede tanıştık, o zamanlar her şey çok güzeldi. O, esprili, zeki, hayata karşı umut dolu biriydi. Ben ise, ailemin baskısından yeni yeni kurtulmuş, İstanbul’da kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalışan bir genç kadındım. İlk başlarda, Emre’nin bana olan ilgisi, küçük sürprizleri, birlikte yaptığımız uzun yürüyüşler beni çok mutlu ediyordu. Ama zamanla ilişkimizde bazı şeyler değişmeye başladı. Özellikle iş hayatına atıldıktan sonra, Emre’nin iş bulamaması, maddi sıkıntıları ve özgüven eksikliği ilişkimize gölge düşürdü. Ben ise, bir reklam ajansında çalışmaya başlamış, kendi paramı kazanmaya başlamıştım.

İlk başlarda, Emre’nin işsizliği beni rahatsız etmiyordu. Ona destek olmaya çalıştım, “Birlikte atlatırız,” dedim. Ama zamanla, Emre’nin sorumluluk almaktan kaçtığını, bazı şeyleri benim üzerime yıktığını fark ettim. Özellikle dışarı çıktığımızda, her seferinde cüzdanını unutması, hesabı benim ödemem, beni yavaş yavaş yıpratmaya başladı. Arkadaşlarım, “Ayşe, dikkat et, bu işte bir tuhaflık var,” dediklerinde onları dinlemedim. “Emre öyle biri değil,” dedim, “Zor zamanlar geçiriyor.” Ama artık bu bahaneyi kendime bile söyleyemiyordum.

O akşam eve dönerken, içimde bir öfke vardı. Metroda camdan dışarı bakarken, “Neden hep ben?” diye sordum kendime. Annem olsa, “Kızım, bir erkeğin sorumluluk sahibi olması lazım,” derdi. Babam ise, “Kendini ezdirme,” diye nasihat verirdi. Ama ben, Emre’yi seviyordum. Onu bırakmak, yalnız kalmak, yeniden başlamak… Bunlar bana çok zor geliyordu. Ama ya bu şekilde devam ederse? Sonsuza kadar onun yükünü taşımak zorunda mıydım?

Bir hafta sonra, Emre ile bir kafede buluştuk. İçimde bir karar vardı artık. Ona her şeyi açıkça söyleyecektim. “Emre,” dedim, “Seninle konuşmam lazım.” O, her zamanki gibi gülümsedi, ama gözlerinde bir huzursuzluk vardı. “Ne oldu Ayşe?” dedi. “Bak, seni seviyorum ama bu böyle gitmez. Her dışarı çıktığımızda cüzdanını unutuyorsun, hesabı ben ödüyorum. Bunu farkında mısın?” Emre bir an sustu, sonra başını eğdi. “Biliyorum, çok mahcubum. Ama işsizim, param yok. Sana yük olmak istemiyorum, ama başka çarem yok.”

O an Emre’ye acıdım, ama aynı zamanda öfkelendim. “Emre, ben senin annen değilim. Sana destek olmak isterim, ama bu şekilde olmaz. Birlikteyiz diye her şeyin yükünü ben mi taşıyacağım?” dedim. Emre, “Haklısın,” dedi, ama sesinde bir kırgınlık vardı. “Ben de kendimi kötü hissediyorum. Ama iş bulamıyorum, ailemden de destek alamıyorum. Sanki her şey üstüme geliyor.”

O gün uzun uzun konuştuk. Emre bana çocukluğundan, ailesinin ona olan baskısından, kendini yetersiz hissettiğinden bahsetti. Ben de ona kendi ailemin beklentilerinden, kadın olarak yaşadığım zorluklardan söz ettim. Birbirimizi anlamaya çalıştık, ama içimde bir huzursuzluk vardı. Acaba bu ilişkiyi sürdürmek doğru muydu? Yoksa ikimiz de birbirimizi daha fazla yıpratıyor muyduk?

O günden sonra, Emre değişmeye çalıştı. Birkaç iş görüşmesine gitti, hatta bir gün bana küçük bir hediye aldı. “Bu sefer ben aldım,” dedi gururla. Ama yine de, aramızdaki o dengesizlik devam etti. Ben çalışıyor, eve para getiriyor, faturaları ödüyor, Emre ise çoğu zaman evde oturuyordu. Annemle konuştuğumda, “Kızım, bu iş böyle yürümez,” dedi. “Bir gün sen de yorulacaksın.” Haklıydı. Zaten çoktan yorulmuştum.

Bir akşam, Emre ile tartıştık. “Neden bana güvenmiyorsun?” dedi. “Sürekli bana hesap soruyorsun.” Ben de, “Çünkü her şeyin yükü benim üstümde. Birlikte olduğumuz halde yalnız hissediyorum,” dedim. O an Emre’nin gözleri doldu. “Ben de kendimi yetersiz hissediyorum. Erkek olarak, senden daha az kazanmak, sana yük olmak gururumu incitiyor,” dedi. O an anladım ki, mesele sadece para değildi. Toplumun erkeklerden ve kadınlardan beklentileri, ailelerimizin baskısı, ekonomik zorluklar… Hepsi aramızda bir duvar örmüştü.

Bir süre sonra, Emre bir iş buldu. Küçük bir maaşı vardı ama en azından kendi parasını kazanıyordu. İlk maaşını aldığında, beni yemeğe çıkardı. “Bu sefer hesabı ben ödeyeceğim,” dedi gülerek. O an gözlerim doldu. Belki de, birlikte büyümek, birbirimize destek olmak böyle bir şeydi. Ama yine de, içimde bir korku vardı. Ya tekrar eskiye dönersek? Ya bu ilişkiyi sürdürmek bana daha fazla zarar verirse?

Şimdi, bu satırları yazarken, hala emin değilim. Emre’yi seviyorum, ama kendi mutluluğumdan da vazgeçmek istemiyorum. Sizce, bir ilişkide fedakarlığın sınırı ne olmalı? Birbirimizi ne kadar taşıyabiliriz, ne zaman bırakmalıyız?