Geç Kaldığı İçin Bir Anneyi İşten Çıkardım—Sonra Gerçeği Öğrenince Affını Diledim
“Yine mi geç kaldın Elif?” dedim, sesimdeki sabırsızlık ve öfke kendime bile yabancıydı. Ofisin soğuk floresan ışıkları altında Elif’in başı önünde, elleri titreyerek çantasını açıyordu. Saat sabah 09:20’yi gösteriyordu ve bu, bu ayki dördüncü gecikmesiydi. “Kusura bakmayın, otobüs yine arıza yaptı, oğlum da ateşlendi bu sabah…” diye fısıldadı. Sözünü bitiremeden elimi kaldırdım, “Elif, bu kaçıncı bahane? Kurallar herkes için geçerli. Yarın insan kaynaklarına uğra, işten çıkarıldın,” dedim. O an gözlerindeki çaresizliği, dudaklarının titremesini görmezden geldim. İçimde bir yer sızladı ama kurallar kuraldı, değil mi?
O gün akşam eve dönerken İstanbul’un gri gökyüzüyle yarışan vicdanımda bir ağırlık vardı. Altı yıldır bu şirkette müdürüm, adil olduğumu düşünürdüm. Ama Elif’in gözlerindeki o korku, o çaresizlik… Kafamı dağıtmak için televizyonu açtım, ama ekrandaki sesler bile içimdeki huzursuzluğu bastıramadı. Eşim Zeynep, “Bir şey mi oldu?” diye sordu. “Bir çalışanı işten çıkardım, yine geç kaldı,” dedim. “Kimdi?” diye sordu. “Elif, hani şu küçük oğlu olan kadın.” Zeynep’in yüzü bir anda ciddileşti. “Onun durumu zor, biliyorsun değil mi? Kocası yok, annesi hasta. Biraz daha anlayışlı olamaz mıydın?”
O gece uyuyamadım. Elif’in oğlunu, annesini, tek başına verdiği mücadeleyi düşündüm. Ama sabah yine aynı katılıkla ofise gittim. Kurallar, kurallardı. Herkesin işi vardı, herkesin sorunu vardı. Ama ertesi gün Elif’in masası boştu. Masasının üzerinde bir fotoğraf, bir de not vardı. Fotoğrafta Elif’in minik oğlu Efe, annesinin kucağında gülümsüyordu. Notta ise şöyle yazıyordu: “Beni anlamadığınız için değil, anlamaya çalışmadığınız için üzgünüm. Efe’ye iyi bir gelecek sunmak için elimden geleni yaptım. Hakkınızı helal edin.”
O an içimde bir şey koptu. Elif’in yokluğunda ofiste bir eksiklik vardı. Onun yaptığı işleri başkası devraldı ama kimse onun kadar titiz değildi. Bir hafta sonra insan kaynaklarından bir telefon aldım. Elif’in işten çıkış işlemlerinde bir sorun olmuş, kendisiyle görüşmem gerekiyordu. Elif’i aradım, telefonda sesi kısık ve yorgundu. “Elif, seninle yüz yüze görüşmek istiyorum,” dedim. “Gerek yok, hakkınızı helal edin,” dedi. “Lütfen, bir kahve içelim.”
Bir kafede buluştuk. Elif’in yüzü solgundu, gözlerinin altı morarmıştı. “Efe nasıl?” diye sordum. Gözleri doldu. “Dün gece hastaneye kaldırdık. Zatürre olmuş. Annem de evde yatıyor, ona da bakmam gerekiyor. İş bulamadım, çok zorlanıyorum. Ama siz haklıydınız, kurallarınız vardı.”
O an içimdeki tüm duvarlar yıkıldı. “Elif, ben hata yaptım. Sadece kuralları düşündüm, insanı unuttum. Sana bir şans daha vermek istiyorum, lütfen geri dön,” dedim. Elif başını salladı, “Bazen ikinci şanslar ilkinden daha ağır gelir. Ama oğlum için kabul ediyorum,” dedi.
Elif tekrar işe başladığında ofiste bir değişim oldu. Herkes ona daha anlayışlı davrandı. Ben de kuralların yanında insanı, empatiyi koymayı öğrendim. Elif’in oğlunun hastalığı için ofiste yardım kampanyası başlattık. Birlikte hastaneye gittik, Efe’yi ziyaret ettik. O küçük çocuk bana hayatımda ilk defa gerçek adaletin ne olduğunu gösterdi.
Aylar geçti, Elif’in hayatı biraz olsun düzene girdi. Ben ise her sabah işe giderken aynada kendime bakıp şu soruyu soruyorum: “Gerçekten adil miyim, yoksa sadece kurallara mı sığınıyorum?” Siz olsaydınız benim yerimde ne yapardınız?