Oğlumun Geleceği için Savaştım: Eşimin Mirası ve Beni Paramparça Eden Aile Oyunları

Kapı zilinin sesi tam sabah ezanına yakın çaldı. O sessizlikte birden yankılanınca yüreğime dokundu. Zaten günlerdir uyuyamıyordum. Mehmet’in yokluğuna alışamadan, bir de bu korkunç sessizlikte oğlumu sarıp sarmalayan endişeme alışamamıştım. Oğlum Ali’m, yatağında ince ince sayıklıyor; ben ise gözlerim açık, o zifiri karanlığı izliyordum.

Zil ikinci kez çalınca, içimde tarifsiz bir ürperti oldu. Kapının arkasında kim olduğunu tahmin edebiliyordum fakat keşke tahminim doğru çıkmasaydı… Elif Yenge, kaynım Bülent, annem, hatta kuzenim Esra… Nedense herkes sabahın bu saatinde kapımın önündeydi. Yüzlerinde tuhaf bir ifade. İstenmeyen bir ziyaretti bu, adım gibi biliyordum.

Kapıyı açmamla birlikte önce bir sessizlik oldu. Elif Yenge göz ucuyla odayı süzdü, Bülent gözlerini kaçırdı. Annem derin bir iç çekip bana sarıldı. Ama o sarılışta hiç teselli yoktu, sadece acı ve biraz da suçluluk duygusu.

“Özlem, konuşmamız lazım,” dedi Bülent. sesi tahmin ettiğim gibi tok ve kırıcıydı. O an bütün tüylerim diken diken oldu. Hemencecik mutfağa koşup çay koydum, ellerim titriyordu. Ali hala uyuyordu. Onu uyandırmak istemedim.

Salonda herkes karşıma geçti. Sanki ben bir suçluyum, onlar jüriymiş gibi. Nefes almam güçleşti. Elif Yenge: “Biliyoruz, Mehmet’den size güzel bir miras kaldı. Ama bak, aile herkesin hakkı var diyor. Sen de anlaşma yolunu seç bence…” dedi gözümün içine bakarak.

Bülent ise lafı hiç dolandırmıyordu: “Mehmet’in vasiyeti sana ve Ali’ye, tamam. Ama biz de kardeşiyiz. Sen, şimdi dul bir kadınsın ve hemşeriler de konuşuyor. Evin yarısı, işyerinin hisseleri… Anlayış bekliyoruz.”

Bir an önce evin içine çığlık atmak istedim. Hayatımın en ağır günüydü o. Mehmet’in ardından, mezarı soğumadan savaş başlatmışlardı. “Ali daha küçücük. Onun geleceğini korumam gerek,” dedim. Sesim titredi ama hiçbirinde pişmanlık ifadesi yoktu.

Bundan sonra her şey kabus gibi ilerledi. O günkü sabah sonrasında, hayatım kendi evimde bile huzur bulamadığım bir arenaya dönüştü. Arka arkaya tehdit dolu konuşmalar, telefonlar, asılsız dedikodularla uğraştım. Sokakta tanımadığım insanlar bile bana imalı bakışlar atıyordu. Annem bile bana “Başını daha fazla derde sokma” diye gözdağı veriyor, susmamı istiyordu.

Aile avukatımız Sami Bey geldi bir gün. Bana mirasın bölünmesi için öne sürülecek itirazları anlatırken, gözlerimin içine bakamadı. “Özlem Hanım, biliyorum çok zordasınız ama keşke hepiniz tek yürek olsanız… Bu hem Ali için, hem sizin için en doğrusu olurdu. Ama herkes kendi çıkarında,” dedi.

Mehmet’in ardından evimde yüzlerce fotoğraf, anı… Her biri bir bıçak gibi saplanıyor kalbime. Ama en kötüsü Ali’ye çaktırmadan ağlamaya başlamam. Bir çocuk annesinin gözyaşını hissetmemeli derler, ama ben bazen mutfak köşesinde dizlerimin üstüne çöküp hüngür hüngür ağlıyorum. “Anne, niye ağlıyorsun?” dediği o ilk akşamı asla unutmam. Ona güçlü görünmeye yemin ettim. Ama geceleri yastığımı ıslatmaya devam ettim.

Aile büyükleri hiç durmuyor; “Mirası adil pay et, yoksa Ali’yi de seni de rahat bırakmayız” diyorlar. Tehditler sınır tanımıyor. Esra bir gün evime geldi; “Yenge, abim hayattayken hep senden uzak tutardı bizi. Şimdi niye birden bu kadar sahipleniyorsun? Paranın gözü kör olsun.” İçimdeki öfkeyle parmaklarım beyazladı. Ama cevap verecek halim yoktu. Onun abisiyle olan anlaşmazlıklarımıza girmedim. Çünkü biliyorum ki o günler şimdi bambaşka anlamlar kazandı.

Bülent ve Elif’in planlarının başında, Mehmet’in işlerinin içine el koymak var. Hatta dediklerine göre borçları bana yıkıp, kara listeye bile aldıracaklarmış. “Bak Özlem, küçük çocukla kadın ne anlar ticaretten? Kapatıp satmak en doğrusu. Sen de parayı alınca yeni bir hayat kurarsın artık,” dedi Bülent bir akşam yemeğine geldiğinde. Oğlumun odasında küçücük bir köşede oyun oynayışına bakıp, bu sözleri duyunca canım yanıyor.

Aynı mahallede büyüdük, yıllarca aynı sofrada oturduk ama bir anda herkes bana yabancı oldu. Mehmet’in yokluğunda, bana yalnızca üç beş samimi komşum destek oldu. Onlardan biri olan Fatma Abla’nın bana her geldiğinde söylediği o cümleyi hiç unutmadım: “Yavrum, oğlun için dimdik dur. Sen dik oldukça Allah yardım edecek. Onların gözü parada, senin gözün oğlunda. Bunu unutma.”

Ama iş öyle kolay değil. Eşimden kalan dükkanın zarar etmesi için ellerinden ne gelirse yapıyorlar. Tedarikçilere dedikodular ulaştırılıyor, çalışana baskılar yapılıyor. Kendimi korumaya çalışırken, oğluma huzur vermeye çalışırken, bir yandan da iş yerindeki tehditlerle cebelleşiyorum. Avukata her hafta gidip gelmek, Ali’nin okul işleriyle ilgilenmek, komşuların dedikodusuyla baş etmek, yüreğimde tarifsiz bir korkuya dönüştü.

Bir gün okuldan çağırdılar. Ali kavgaya karışmış. Koşa koşa okula gittim. Öğretmeni, “Evinde huzur olmayan çocuklar okulda da huzursuz olur,” dedi usulca. O an içim paramparça oldu. Ali’nin hissetmemesi için uğraştığım her şey boşa gitmişti sanki. Onu kucaklayıp eve götürdüğümde, yol boyunca gözyaşımı tutamadım. “Anne, bizim evimiz artık neden mutlu değil?” diye sordu. Ne diyebilirdim ki?

Tüm bunlar olurken, bir gece Bülent’in bana attığı bir mesajla sarsıldım. “Uzatma. Ya anlaş ya mahkeme kapılarında sürünürsün. Hem Ali de daha çocuk, sen bile baş edemezsin.” O gecenin sabahında, Mehmet’in eski bir arkadaşının bana iki cümlelik bir mesajı ilaç gibi geldi: “Senin hakkını kimse yiyemez Özlem. Adalet gecikir ama yerini bulur.”

Aile mahkemesinde soluğu aldım. Bülent ve Elif, bana karşı öyle bir organize olmuşlardı ki, bir yandan Mehmet’in vasiyetini, bir yandan benim karakterimi sorgulayan her cümleyle darbe üstüne darbe yedim. Mahkeme salonunda gözüm kulağım Ali’deydi. Yaşadığım kaygı, adeta kemiklerime işlemişti.

Aylar geçti, huzurdan eser yok. Geceleri hâlâ o tehdit dolu telefonları dinliyor, gündüzleri oğlumu güldürmek için çabalıyorum. Bazı günler umutlanıp, “Belki bu fırtına diner,” diyorum ama Bülent’in bakışlarındaki hırs beni ürkütüyor. İnsanların mirası için nasıl değişebileceğini öğrendim. Annem bile bana, “Olur da bir gün hakkından vazgeçmek istersen, yanındayım,” dediğinde içimde büyük bir boşluk hissettim. Kime yaslanacağımı bilemeden, sadece kendimi ve Ali’yi sakınmaya çalıştım.

Daha bu hafta, komşu Ayşe abla, “Bak kızım, kimse senin yerinde olmak istemezdi. Ama kimse de bu kadar yalnız kalmak istemez. Allah yardımcın olsun,” dedi. Her günüm böyle minik tesellilerle, ama uzun mücadelelerle geçti.

Oğluma odasında kitap okurken soruyor: “Anne, biz hiç yine eski günlerimize dönecek miyiz?” Onun gözlerine bakınca, er ya da geç onun için dimdik durmak zorunda olduğumu kendime tekrarladım.

Yalnızlığı, yoksunluğu, aile içinde uğruna savaşmak zorunda kaldığım güveni, en çok oğlum Ali için sırtlayabildim. Mehmet’in yokluğunun üzerime bıraktığı büyük yükle ve sevilmeyen gelin damgasıyla her sabah yeni bir mücadeleye başlıyorum.

İnsanın en yakınındakiler bile bir anda en sert düşmanına dönüşebiliyormuş. Peki ben, Ali’yi gerçekten koruyabilecek miyim? Oğlumun geleceğini güvence altına almak için daha neleri göze alacağım? Bir gün biri bana, “Yeniden mutlu olabilirsin,” derse, ona inanacak kadar gücüm kalacak mı acaba?