Tatlı Yerine Çorba: İyiliğin Sıcaklığında Kaybolan Bir Gönül Hikayesi
— Oğlum, neden bu kadar dalgınsın? Hâlâ üniversitedeki o sınavı mı düşünüyorsun, yoksa Yiğit’le olan tartışman mı kafanı kurcalıyor? diye sordu annem gergin ve şefkatli bir sesle. Sofranın diğer ucunda oturuyordum; önümde sıcak, buğusu hâlâ üstünde yükselen mercimek çorbası duruyordu ama o an kaşığı elime almaya bile halim yoktu. Karşımdaki annem, eski usul Anadolu kadını, gözleriyle bütün duygularımı tek tek okuyabiliyordu. Yıllardır bana sığınacak bir liman olmuştu, ama bugün, ben bu limandan kaçmak istiyordum.
— Anne, bir şeyim yok, gerçekten, dedim umutsuzca. Ama gözlerim, avuç içlerimdeki terden ve kafamdaki sorulardan kaçmaya çalışıyordu. O an içimde kopan fırtınayı, ablam Melis bir bakışla anladı. Bıçak gibi keskin bir bakışla; sanki “Ne saklıyorsun?” der gibiydi.
O gün, İstanbul’da gri ve kasvetli bir Mart akşamıydı, dışarıda yağmur inceden yağıyordu. Babam sessizce çayını karıştırırken televizyondan gelen haberler arka planda yankılanıyor, sofra başında herkesin sorunu varsa bile kimse duygularını açığa vurmuyordu. Annem bana bir tabak daha çorba koyarken gözleriyle sanki içimi delip geçiyordu.
— Melis, biraz ekmek uzatır mısın? diye söze girdim, ortamı dağıtmaya çalışarak. Fakat Melis lafı bırakmadı.
— Burak, sen sabahtan beri bir tuhafsın. Okulda bir şey mi oldu? Arkadaşlarınla mı tartıştın yoksa gönlünü mü kırdılar? Belki de Eylem’le olan mesele… — Ablamın küçümseyen, hafif alaycı sesini hissettim. Artık iyice savunmasız kalmıştım.
Gözlerimi yere devirdim, sofraya yeniden baktım. Annemin yaptığı o mercimek çorbası, çocukluğumda hasta olduğum zamanlarda yaptığı gibi sıcacık önümdeydi. Ama boğazımdaki yumruyu bir türlü yutamıyordum. Şehirde, kalabalığın arasında kaybolmuş, bir türlü kabuğumdan çıkamayan bir üniversite öğrencisi olarak, son zamanlarda yaşadığım yalnızlık hissi giderek büyüyordu.
Geçen hafta, en iyi arkadaşım Yiğit bana, “Burak, herkes kendi hayatının başrolü, kimse senin derdini omuzlamak zorunda değil,” dediğinde, içimde bir şey kırılmıştı. O gün bugündür, yanımda sandığım insanlar bir bir uzaklaşmıştı.
Sofrada çıt çıkmaya cesaret edemiyordum. Babamın yüzü bana dönüktü; haftalardır işsizdi ve sessizliğin yükü omuzlarına bir çuval gibi binmişti. Melis ise liseye yeni başlamıştı ve o da kendi hengâmeleri arasında kayboluyordu. Annemin tek derdi ise bu evin ayakta kalabilmesiydi, bu sofranın etrafında bir arada olabilmekti.
Birdenbire, camdan dışarı baktım. Apartmanın karşısında yaşayan yaşlı komşumuz Hatice Teyze, balkonundan gözümün içine bakıyordu sanki. Sonra, farkında olmadan iç geçirdim. Annem bunu hemen fark etti.
— Oğlum, bak Hatice Teyze bu soğukta hâlâ soba yakamıyor. Bugün markette gaz yağı fiyatlarını anlatıp durdu. Ne yapsak, ona bir tabak çorba göndersek?
Bir an için, kendi içime gömdüğüm dertleri bırakıp komşuluğu, paylaşmayı düşündüm. Annem küçük bir kase daha çorba aldı, üstüne maydanoz serpti, tabağı bana uzattı.
— Burak, götürür müsün? dedi.
Ayağa kalktım, ince kazakla sokağa çıktım. Merdivenleri hızla tırmanırken içimde garip bir sıcaklık hissettim. Hatice Teyze kapıyı açınca yüzünde önce bir şaşkınlık, sonra koca bir gülümseme belirdi.
— Ayy evladım, bu ne güzel sürpriz! diye sarıldı bana. Elimden tabağı aldı, tedirgin bir şekilde, “Evladım hiç rahatsız etmiyor muyum sizi?” diye sordu.
— Estağfurullah, Teyzecim. Annem gönderdi. Sıcak sıcak iç, iyi gelir, dedim. Hatice Teyze’nin elleri soğuktu ama gözleri sıcacıktı.
Bir süre onunla mutfakta oturduk. Eski günlerden, savaş zamanından, evlatlarından bahsetti. Oğlu Almanya’da mühendis olmuş, artık aramıyormuş. Kadir Gecesi’nden, bayramdan, ama en çok eski mahalle kültüründen konuştu. Gözleri doldu, “Sen olmasan kim kapımı çalacak!” dedi. O an, ailemin verdiği huzurun, sofranın etrafındaki sessiz sıcaklığın kıymetini bir kez daha anladım.
Eve dönerken pencereden annemin endişeli bakışını gördüm. Kapıdan girer girmez Melis bana takıldı:
— Ne anlattı yine Hatice Teyze? Evlenmemiş oğlunu sana mi göstermek istedi yoksa?
Her zamanki gibi iğneleyici, ama abla şefkatiyle dolu. Sadece gülümsedim. O an, kendi yalnızlığımın aslında kimsenin suçu olmadığını fark ettim. Acaba haddinden fazla içine çekilen ben miydim, yoksa hayat mı bazen bizi yalnız bırakıyordu?
O gün sofrada tatlı yerine çorba içtik belki. Ama o çorba, kalbimde öyle bir sıcaklık bıraktı ki, bir daha hiçbir dert geceyi bana karanlık yapamadı. Ertesi gün babam beni iş bulmaya beraber götürdü, Melis okuldan eve erken geldi, annem ise Hatice Teyze için yeni bir atkı örmeye başladı. Hayat her zamanki gibi, minik iyiliklerin etrafında dönmeye başladı. “Bir tabak çorba neyi değiştirebilir?” diye sormuştum önce. Ama anladım ki, bazen bir tabak çorba, bir insana yalnız olmadığını, bir ailenin her halde birbirini kolladığını hatırlatan en güzel ilaç olabiliyor.
Peki siz hiç, bir kase çorbayı paylaşınca içinizde kaybolan o karanlık duygunun yerini sıcacık bir huzura bıraktığını hissettiniz mi? Bazen çözümler çok yakınımızda, bir kaşık kadar yakın olabilir mi?