Buzdolabı Kilidinin Ardındaki Sır: İstanbul’da Bir Evin Sessiz Çığlığı
“Gökhan! Yine mi dolabı açıyorsun?” diye fısıldadım gecenin sessizliğinde. O soğuk mavi ışığın arasında bir an durakladı, sonra bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde bir çeşit kızgınlık ama daha çok kırgınlık vardı. Hiçbirimiz yüksek sesle konuşmaya cesaret edemiyorduk annemin evinden getirdiğimiz ince duvarlar arasında. Metrodan eve dönerken içimden kaç kez tekrar etmeme rağmen, sonunda yine aynı cümleyle başladım tartışmaya. O ise başını eğip bir dilim kaşar peyniriyle salatalık aldı, “Sadece bir atıştırmalık,” dedi, sesi boğuk, gözleri hâlâ hırçın.
Çocukken annem, “Evin ekmeği paylaştıkça çoğalır,” derdi. Ama bizim ekmeğimiz, sanki her gün biraz daha azalıyordu. Marketten taşınan ağır poşetler, dalga geçer gibi her akşam yarılan atıştırmalık kutuları, Gökhan’ın doymak bilmeyen iştahı yüzünden bir süre sonra komik değil kabus oldu. Önce sessizce dayandım, sonra tek tek söyledim, en son gece uykusundan sıçradığımda artık dayanamadım: “Buzdolabına kilit takmamız lazım.”
Başta gülüp geçti. “Sen de abartıyorsun, Derya,” dedi. Ama bir hafta sonra, bir sabah dolaba bakan boş bakışları gördüğümde kararımı verdim. O gün iş çıkışı Şişli’deki küçük bir züccaciye dükkanına gidip, çocuksuz ailelerin çocuklarını muziplikten uzak tutmak için aldığı o basit buzdolabı kilidini aldım. Elim titreyerek fişi açıp plastiği kavradım, içimden, “Bunu gerçekten yapacak mısın?” diye geçirdim…
Kilit taktım. Artık Gökhan, her gece buzdolabını çekiştirdiğinde plastik bir direnişe çarpıyordu. İlk gece, bir süre dolabın başında bekledi. Sonra zile bastı, uykumdan uyandırdı. “Bunu açmak zorundayım, Derya! Sabah kahvaltısı için bile yiyecek kalmayacak!”
Ama aslında mesele açlık değildi biliyordum. Onun mücadele ettiği şey çok daha derindeydi. Babası, emekli memur, her şeyin hesabını yapan tutumlu bir adamdı. “Yiyip bitirmeden yenisi alınmaz,” diye büyütmüştü oğlunu. Benim evimde ise, annem her zaman sofrayı donatır, “Aç mısın?” sorusunu hiç esirgemezdi. Belki de bizim en temel sorunumuz, çocukluğumuzdan içimize işleyen bu iki farklı alışkanlıktı.
Kilitten sonra kavgalar daha da şiddetlendi. Gökhan bir kez çilingir çağırmayı bile düşündü. Aramızda “Hangi anahtar bizim aşkımızın kilidini açacak?” diye sessiz bir savaş başladı. Kimi geceler bana kırık dökük bir sandwich uzattı, “Bir parça da sana,” dedi, kimi sabahlar kahvaltı hazırlarken sineye çektim onun suçlu bakışlarını.
Bir pazar sabahı, Gökhan’ın halası aradı. Telefonda, “Kızım, ara sıra bunlar olur, takılma!” dedi ama sesi endişeliydi. Akrabalar, “İnsan buzdolabı için mi kavga eder?” diye dalga geçtiler. Ama kimse bilmedi ki, mesele ne bir dilim peynir, ne de iki yumurtaydı. Kalbimizdeki eksiklikleri, açlığı ya da terk edilme korkusunu bir türlü anlatamıyorduk birbirimize. Her tartışmanın sonunda “Bir gün bu evden gideceğim!” tehdidi beni korkuttuğu kadar canımı da acıttı. Ya ben çok mu bencilim, ya da o çok mu düşüncesiz… Belki de ikimiz de haklıydık, ya da ikimiz de yanlış.
Bir gece, mutfakta yere düşen su bardağının sesiyle sıçradım. Girdim, Gökhan yere çökmüş, elinde yere dağılmış bisküvi kırıntıları… Gözlerinde bir çeşit çaresizlik. “Ben beceremeyeceğim Derya. Her şeyi mahvediyorum,” dedi. O an ilk defa sadece bir tartışmanın ortasında değil, hayatımın döngüsünde çaresiz hissettim.
Annemi aradım o sabah. Sessizce dinledi. “Kızım,” dedi, “bazı dertleri paylaşmazsan içten içe yersin, buzdolabı gibi, için de bir gün boşalır.”
Zaman geçtikçe kavga etmekten vazgeçtik. Kimi zaman kilidi kaldırdım, kimi akşamlar hala kilitledim ama artık her seferinde birbirimizin çocukluğundan yaranan o görünmez duvarı hissettik. Birlikte psikoloğa gitmeyi bile düşündük. Anlatmak, duymak, sonra anlamaya çalışmak… İşte en zoru buydu. Hani derler ya, küçük şeylerden büyür en dip yaralar. Ve aşk, bazen en basit bir plastik kilitte sınanır, bazen de gözlerinde kaybolduğun adamın bir sandviç yapışında.
Şimdi bu satırları size yazarken bile içimde, “Acaba doğru olanı mı yaptım?” diye bir huzursuzluk var. Gökhan mutfakta sessizce çayını koyuyor; ben ise onu kaybetmekten korkmaktan hâlâ vazgeçemedim.
Siz hiç böylesine küçük bir bahane yüzünden, aslında çok daha derin duyguları, korkuları, hayal kırıklıklarını yaşadınız mı? Bazen bir buzdolabı kilidi bir evi korur, bazen de kalbinize en büyük darbeyi vururmuş gibi hissediyorum… Sizce gerçekten çözüm müydü bu? Yoksa asıl kilit, yabancılaştığımız duygularda mıydı?