Beni Evliliğimden Eden Hediye
Kapıdan içeri öyle bir hızla girdim ki, annemin çocukluğumdan kalma oyma sehpasında duran saksı az kalsın yere düşecekti. “Ayşe! Nereye böyle hızlı hızlı, neyin var?” diye arkamdan seslendi Erkan ama sesinde ilgiden çok, alışkanlığın verdiği bir yorgunluk vardı. Omzumun üstünden “Bir şey yok, işte iş yoğunluğu!” diye bağırdım fakat kendimi zor tuttum, gözlerim yaşla dolmuştu bile.
O akşam, hayatımın en zor günü olacaktı. Mutfaktaki eski radyodan Sezen Aksu’nun bir şarkısı çalıyor, Erkan ise her zamanki gibi haberleri izliyordu. Oğlumuz Murat odasında, bilgisayar başında oyun oynuyor. Her şey sıradan, her akşamki gibi… Ama içimden bir şey fena halde yanıyordu. Aklım sürekli, Erkan’ın bana hediye ettiği o kadife kutuya dönüyordu.
Bir hafta önce, doğum günümü sıradan bir akşam yemeğiyle kutladık. Erkan, gözlerini kaçırarak bana küçücük bir hediye verdi. O güne kadar takı, parfüm ya da kitap alırdı; bu sefer kutuyu açtığımda, gözlerime inanamadım. Kutuda altın bir kolye vardı ama kolyeye asılı harf, ismimin baş harfi “A” değildi. Kutuda zarifçe işlenmiş bir “Z” vardı. Beynimden vurulmuşa döndüm; şaşkınlıkla bakarken, Erkan’ın tereddütle gülümsemeye çalıştığını fark ettim. “Sanırım yanlış harf almışım,” dedi, “yorgundum, dikkat etmemişim…”
İnsan bazen sevdiğine inanmak için gözünü kör ediyor. O ilk anda kolyeye duyduğum öfkeyi, belki de ciddiye almamalıydım. Fakat o andan itibaren küçücük bir kutunun içinde fırtınalar esmeye başladı. Üstelik birkaç gün sonra, markete gittiğimde komşunun kızı Zeynep’le karşılaştım. Zeynep gülerek bana sarıldı, “Ayşe abla, doğum günün kutlu olsun! Erkan amca dün bana uğradı, benim adımı telaffuz ederken ne kadar komik oluyor, dedi. Çok güldüm!” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. ‘Z’ harfi… Zeynep…
Günlerce bu düşüncelerle boğuşurken, Erkan’la aramızda görünmez bir duvar yükselmeye başladı. Artık ona bakınca, yirmi beş yıl önce aşkla evlendiğim adamı değil, başka birinin hayalini görüyordum sanki. Eski neşemizden eser kalmadı. Yemeklerde göz göze gelmemeye başladık. Herkes bir köşede, kendi duvarının arkasına çekildi. Yüreğim sökülecek gibiydi.
Bir gece, Murat kapımdan kafasını uzattı: “Anne, iyi misin? Sesin çıkmıyor hiç…” Bunu soran o çocuğun gözlerinde, kendi mutsuzluğumun gölgesini gördüm. “İyiyim oğlum,” diyebildim ancak. Ama değildim. Zihnimde kullandığım her cümle, sanki kendi hayatımı yargılayan bir hâkim gibiydi: ‘Gerçekten mutlu musun Ayşe?’ ‘Bunca yıl fedakârlık yaptın, peki ne geçti eline?’
Bir sabah dayanamadım. Erkan banyodayken, telefonunu karıştırdım. Kalbim, her an patlayacak gibi atıyordu. Gelen kutusunda yıllardır süren bir alışkanlığın izleri vardı—belki de kadınların çoğu gibi, kendimi kandırdığımı orada fark ettim. Zeynep’le mesajlaşmalarını buldum. Erkan, ona “canım” diyor, “Sana aldığım zinciri taktın mı?” diye soruyordu. Ellerim titredi, dudaklarım kanadı. Kağıt gibi bembeyaz olmuş yüzümle, aynaya bakmaya cesaret edemedim.
O akşam, tüm cesaretimi topladım. Salonun ortasında durup, korkusuzca Erkan’a döndüm: “Ne zamandır böyle?” dedim. Murat odaya adım atmıştı; gözlerinde korku vardı ama annesi olarak, ona karşı en dürüst olmam gerektiği zamanın geldiğini hissettim. Erkan bir anda buz kesti. Sustu. “Ayşe, ben… Ben hata yaptım… Bilmiyorum nasıl oldu,” dedi. “Sadece… kayboldum sanki.”
“Bir insan insanı nasıl unutur?” dedim sessizce. “İsmimi unuttun Erkan. Ben artık senin için sadece bir isimden mi ibaretim?” Onun gözleri doldu. “Affeder misin?” diye sordu. O an, kalbimde bir çatlağın tam ortasında dik durmaya çalıştım.
Ama affetmek mi? O kadar kolay olsaydı… İçimden geçenleri bir türlü dillendiremiyordum. Bunca yıl birlikte geçti, Murat büyüdü, her bayram birlikte sofraya oturduk, anne-babamız öldü, tek tek acılarımızı paylaştık—ama artık aramızda paylaşılan bir hayat kalmamıştı. Cevap veremedim.
O gece, bavulumun içine birkaç parça giyim eşyası sıkıştırdım. Yılların alışkanlığıyla eşyaların nereye konulacağını düşünmeden, aceleyle topladım. Kapıya geldiğimde, Murat’a sarıldım sıkı sıkı. Oğlumun gözlerinden yaşlar akıyordu. “Anne, gitme ne olur,” dedi sessizce. “Artık her şey aynı olmayacak biliyorum, ama ben de kırıldım oğlum,” dedim. Kapıyı kapatırken, içimde bir dönem kapanıyordu.
Annemin evine sığındım. O eski, rutubet kokan odada sabaha kadar gözyaşı döktüm. Annem başımda dua ederken, “Kızım, insanın en büyük hatası susmak,” dedi. Belki de en başında konuşmalıydım, korkularımı, şüphelerimi paylaşmalıydım.
Aradan geçen birkaç hafta içinde, kasabamızda dedikodular aldı başını gitti. Herkesin dilinde bizim evliliğimizin hikayesi vardı. Kimisi bana acıdı, kimisi Erkan’ı suçladı. Hiçbirinin söylediği, kendi içimde duyduğum utanç ve keder kadar ağır değildi.
Şimdi, şu eski mutfak sandalyesinde otururken düşünüyorum: Sevgi gerçekten affetmek demek mi? Sonunda insan, eninde sonunda kendini mi affetmeli?
Belki de hayat, bazen bir kolye kutusunda başlıyor ve bitiyor… Hiç düşündünüz mü; bir hediye nelere mal olabilir?