Düğünden Sonra Eşimde Gördüğüm Gerçek: Onun Hayatı Annnesinin Ellerindeymiş

“Zehra, hemen kalk, Meryem Hanım seni bekliyor!” O sabah, daha güneş doğmadan önceki ince karanlıkta, canımdan çok sevdiğimi sandığım Murat’ın bu cümlesiyle irkildim. Her zamanki gibi sesi yumuşak, ama içindeki huzursuzluğu gizleyemeyen, neredeyse özür diler gibi. Ne yapabilirdim ki, nişanın başından beri Meryem Hanım’ın kararlarıyla yaşamaya alışmam istenmişti zaten. Kendimi hiç bu kadar küçük hissetmemiştim: Sanki kendi hayatım değildi, oyuncusu olduğum bir piyeste sadece yan karakterdim.

Düğünümüz daha geçen hafta olmuştu. Ailecek sık sık toplanan, dost meclisinde herkesin gıptayla baktığı, benliğine ve bağımsızlığına önem veren bir kadındım. Ama Murat’a duyduğum aşk, gözümde birçok şeyi silikleştirmişti. Annemler beni uyardığında, “Onlar başka, Murat başka,” demiştim. Ailemden ayrılınca özgür olacağımı hayal etmiştim. Oysa düğün gecesi, Meryem Hanım bir köşede Murat’a eğilip bir şeyler fısıldamış, ben ise ne dediklerini anlamadan yüzümde gülücüğü kaskatı tutmaya çalışmıştım.

Ertuğrul Apartmanı’nın ikinci katına, yani ‘annesinin evine’ geçtik. Aslında bizim birikimle bir evimiz vardı, ama Meryem Hanım, “Hem böyle yeni düzeninize alışırsınız, hem yalnız kalmazsınız,” demişti. Bakınca mantıklı gelmişti ilk başta; sonuçta büyükler daha iyisini bilir, değil mi? Taşındığımızda eşyalarım için yer bile göstermek istememişti. Misafir odasına yığdık her şeyi, sabahları odadan bir kazak almak için annesine yakalanmamaya çalışıyordum. Kendi evimden, rüyalarımdan, özlemle hazırladığım mutfağımdan mahrum kalmıştım.

İlk hafta her şey nazik başladı, bana gelin olup olmadığımı hissettiren ince şakalarla. Murat işten benle ilgilenemiyordu. Meryem Hanım sürekli yeni kurallar koyuyordu: “Pencereyi bu saatlerde açmayacaksın, balkona çamaşır asılmaz, sofrayı ben kurarım, Zeyno’nun yeri orası, Zehra şimdi otur şuraya yardım et…” Kulağa zararsız gibi gelen şeylerdi bunlar, ama içimde bir ses her seferinde susamamam gerektiğini fısıldıyordu: Zehra, burası senin de evin!

Ama Murat? Murat bir gölgeydi. Annemlere, “Siz abartıyorsunuz,” dedim hep. Geceleri Murat’a yorgun argın biraz yakınlaşmak istesem, “Annem duyar, Zehra,” diye fısıldayıp çekiliyordu. Onun gözünde Meryem Hanım bir iyilik meleğiydi ve her söylediği emir hükmündeydi. Bir gün dayanamayıp konu açtım. “Murat, neden hep annenin sözünü dinliyorsun? Bizim hayatımızı birlikte kurmadık mı?” dedim. O ise gözlerini kaçırıp “Annem üzülmesin, Zehra. Biraz daha idare edelim, lütfen,” dedi. Sanki ben yoktum, sanki benim üzüntüm insan yerine konmaya değmezdi.

Ramazan gelince işler daha da kötüleşti. Sahurda Meryem Hanım bana bakıp, “Şu yumurtayı şöyle yap kızım, bizim usulümüz farklıdır,” deyince gözümde yaş birikti. Belleğimde kendi annemin mutfakta yanımda güle oynaya poğaça yapması canlandı. O an öyle uzaktaydım ki eve, aileye, kendime yabancılaştım. Arada gizliden gizliye annemi arıyor, her defasında “Seninle konuşuyorum diye duymasınlar,” diye fısıldayarak gözyaşlarımı siliyordum.

Bir akşam, annem bana, “Kızım burası senin yuvan mı, kayınvalidenin evi mi?” diye sorduğunda donup kaldım. Gözlerim Murat’a, sonra Meryem Hanım’a ilişti. Cesaret etmek istedim, belki bu sessizliği kırabilirdim. Murat’a, “Lütfen, artık buradan taşınalım. Ben olmuyorum burada, ben sıkılıyorum. Kendi evimize geçelim,” dediğimde o an evi bir sessizlik bastı. Meryem Hanım’ın kaşı kalktı: “Oğlum, Zehra seni değiştirmeye çalışıyor, bak gördün mü? Ben sizi düşünesiniz diye buraya aldım.” Murat ise sesini yükseltemedi, hatta bana değil annesine döndü: “Anne, Zehra’yı anlamaya çalışıyorum ama gerçekten kendi başımıza hazır mıyız?”

İşte tam o anda içimde bir şeyler kırıldı. Yalnızdım. Başıma gelecekleri o kadar küçümsemiştim ki, “Aşk her şeyi aşar” sanmıştım. Ama aşk, Meryem Hanım’ın dizlerinin dibinde, Murat’ın güçsüz omuzlarında eriyip gidiyordu. En yakın arkadaşım Aysel’e bile anlatamadım o gün hissettiklerimi. Gece yatağımızda Murat’ı izledim. Gözleri telefondan annesinin profil fotoğrafına takılıydı. Bir yandan bana hoş rüyalar dileği, diğer yanda annesinin mesajını bekleyen tedirginliği…

İşte her sabah, her akşam ben de bir kararın eşiğinde sallanıp durdum. Kendi özlemimi, kendi var oluşumu annesinin perdesi altında sindirmemin normal olduğunu sanıyordum. Bir gün komşumuz Şengül Abla bana mutfakta rastlayıp şöyle dedi: “Kızım bak ben iki oğlan evlendirdim, hiç karışmadım. Yuva kuran gençlere en büyük hediye kendi hürriyetleridir. Kendini bu kadar feda etme.” Sonra bana sıkıca sarıldı. O an gözlerim doldu; bana bir başkasının kararlı sesi yüreğimi titretti.

Murat’la en son tartışmamız büyük oldu. Ona dedim ki: “Eğer sen annenin her lafını kanun sayarsan, ben burada evlilik değil, hizmetkarlık yaşarım. Kendin karar ver.” O gece ilk defa Murat’ın sesi kısık da olsa titrek çıkmıştı: “Bilmiyorum Zehra, alışmışım hep annemin dediğini yapmaya. Sana haksızlık mı ediyorum, anlamıyorum.”

Sabaha karşı sessizce yataktan çıktım. Anneme gitmek, kafamı toplamak istiyordum. Valizimi toplarken Meryem Hanım kapıyı çaldı, yavaşça açtı: “Zehra, kızım bak benim oğlum zayıf kalpli, ama kötü değildir. Sen güçlü ol ki ona yol açasın. Ama bak sen küsüp gidersen, Murat da darmadağın olur.” O an gözlerimden yaşlar akmaya başladığında kimse fark etmemiş sandım ama aslında herkes görüyordu bu dramı.

Evimde, annemin koltuğunda oturup kendimi ilk defa rahat hissettim. Günlerce aradı Murat, her defasında annesinin sesi duyuluyordu arka fonda: “Oğlum de ki, Zehra gelsin özür dilesin!” Murat ise yalnızca “Zehra, dön. Annem de alışacak sana” diyebiliyordu. Dönmedim. Çünkü biliyorum, insanın evi bazen dört duvar değil; ruhunu, saygısını, güvenini bulduğu yermiş. Kendi sınırlarımı, arzularımı en çok kendi sesimden duymaya ihtiyacım varmış.

Şimdi düşünüyorum da, sevgiyle kör olduğum, başkalarının taleplerinin içinde kaybolduğum geçen aylar bana bir şey öğretti: Kendi sınırını çizemeyen, kendi sesini duyamayan hiçbir kadın evinde huzur bulamaz. Keşke en baştan bu kadar susmasaydım, keşke kendi evimi bırakmasaydım… Ama çok geç olmadan kendimi buldum. Sahi, sizce böylesi bir fedakârlık sizde nasıl bir iz bırakırdı? Başkaları için vazgeçtiklerimizi ne zaman fark ediyoruz, hangimiz annesine ya da eşine gerçekten ‘ben buradayım’ diyebiliyoruz?