Çalınan Umutlar, Paylaşılan Mutluluklar: Mahallemin O Gününde
“Elif, kasayı gözünün önünden ayırma sakın!” Neredeyse bağırıyordum, ellerim limonata bardağında titriyordu. Sokaktan geçen herkesin yüzüne umutla bakıyor, acaba kim bir kek daha alır diye düşünüyordum. Annem arada mutfaktan çıkıp “Aman çocuklar, fazla güneşe kalmayın,” diye uyarıyordu, babam ise balkonun köşesinden bize göz kulak oluyordu. Bugün pazar, mahallemizdeki insanlar her zamanki gibi hareketliydi ama bana göre her biri bir mucizeyi taşıyordu üzerinde: birimizin keki biraz yanık olsa da gülümseyip alan yaşlı Sevim Teyze, komşumuz Ercan Abi’nin dondurmasını paylaşan küçük oğlu Mert, herkes bizim hayvan barınağı projemizi sahiplenmiş gibi hissediyordum. Beraberce iyi bir şeye yelken açmanın verdiği hafiflik…
Ama hiçbir şey sonsuza kadar dayanmazmış, bunu o gün öğrendim. Saat öğlene yaklaşırken, terlemiş elimle barındığımız eski plastik sandalyenin üzerinde kıpırdanıp duruyordum. Yanımızdan geçen bir adam, biraz tuhaf davranıyordu; üzerindeki ince ceket bu sıcak havada fazla abartıydı. Elif başını kaldırıp bana baktı, sessizce “Kim bu?” dedi bakışlarıyla. Adam bir anlığına durdu, bize bakıp “Ne satıyorsunuz bakalım?” diye sordu. Elif, kek kutusunu gösterip heyecanla “Hayvanlar için abicim, gelirini barınağa bağışlayacağız!” dedi. Adam ise dudağının kenarında, sahte bir tebessümle gözlerini başka yerlere kaçırıyordu. İçimdeki huzursuzluk büyüyordu ama bir şey diyemiyordum. Keklerden birini uzattım, o ise almadan hızlıca sandalyemin yanından eğilerek dökülmüş paraların bulunduğu kavanozu kavrayıp bir anda koşmaya başladı. Neler olduğunu sadece birkaç saniye anlayamadan arkasından “DUR! Ne yapıyorsun, paramız o!” diye bağırdım. Elif’in çığlığı mahallede yankılandı, bir anda herkes ne olduğunu anlamaya çalıştı.
İşte, tam olarak o an hem çocuk olduğumuzu hem de bütün yükü sırtımızda hissetmenin ağırlığını yaşadım. Paralar gitmişti; saatler süren emeğimiz, o küçük kutudaki umutlarımız. Gözlerim doldu, Elif yanıma yığıldı ve “Ağabeyciğim, bitti mi şimdi her şey? Hayvanlar bekliyordu o parayı…” diye inledi. Ona sarıldım, ama susmak, kendimi tutmak zordu. “Yapacak bir şey yok Elif, belki tekrar deneriz…” dedim ama buna ben bile inanmıyordum.
O sırada çevremize toplanan komşularımız herhangi bir film sahnesindeki gibi konuşmaya başladılar. Sevim Teyze yanımızda diz çöktü, “Ağlamayın yavrularım… Biz varız burada, hiç korkmayın,” dedi. Ercan Abi hemen polisi aramaya başladı. Annem gözleri dolu dolu mutfaktan koşup geldi, sarılıp hem ağladı hem “Nasıl olur? Bizim mahallede…” deyip tekrar tekrar sorup durdu. Babam ise öfkesini bastırarak elinden geleni yapmaya çalışıyordu, bisikletine atlayıp sokağın diğer ucunda kaybolan adamı aramaya çıktı.
Polis arabası yavaşça sokağa geldiğinde neler olup bittiğini tekrar tekrar anlatmam gerekiyordu; o sırada Elif’in utançtan yere bakan gözlerini gördüm. Polis Mehmet Bey, “Çocuklar, üzülmeyin. Birlik olamazsak hiçbir kötülüğün üstesinden gelemeyiz,” diye omzumu sıvazladı. Komşularımızı tek tek dinledi, herkes o an orada olanları anlatmaya çalıştı. Herkes üzgündü ama bambaşka bir şey daha vardı havada; bir aradalık, bir kenetlenme duygusu. Mahallede kavanozunu unutan Ahmet Emre’ye “Kaç para biriktirmiştiniz çocuklar?” diye sordu, Elif boğuk bir sesle “530 lira kadar” diyebildi.
O an hiç kimsenin unutamayacağı şey, Sevim Teyze’nin “Ee ne bekliyoruz o zaman, hadi elimize ne geçerse çocuklar için toplayalım!” demesiydi. Sanki sihirli bir söz söylenmişti. Bir anda herkes ceplerini karıştırdı, kiminin bozuk parası, kiminin birikmiş bakkal fişi, kiminin son maaşından arta kalmış birkaç banknot… Paralar kavanozda birikmeye başladı. Ercan Abi, “Şimdi evden tost ekmekleri getireceğim, bir de benim hanım dolmadan fazladan yapmıştı,” diye mutfağına koşturdu.
O gün, mahallede sanki bir panayır kurulmuştu: Herkes evinden az çok ne getirebildiyse koydu tezgâha. Elif’le ben ise şaşkınlıkla olanlara bakıyor, bir yandan da not defterimize yeni bir gelir hanesi daha ekliyorduk. Kimimiz fazla kek yedi, kimimiz sadece gülümsedi ama herkes bir parçası oldu o anın. Bu kargaşanın ve dayanışmanın ortasında annem sessizce kulağıma eğildi, “Gördün mü oğlum? Kötülük bazen uğrayabilir, ama iyilik her zaman yolunu bulur,” dedi.
Akşamüstü, polis tekrar geldiğinde artık kimsede korku kalmamıştı; aksine, birbirimizin elinden tutmanın verdiği bir güven dalgası vardı. Kumaş torbamızda yeni toplanan paraları saydık, Elif titreyen parmaklarıyla 800 lira olduğunu fısıldadı. Daha fazla! Hayvan barınağı için ilk planımızdan çok fazla. Gözümde yaşlar birikti, Elif, “Abim, insanlar gerçekten bu kadar iyi mi?” diye sordu. Yalnızca başımı sallayabildim. Birbirimize bakıp gülümsedik. O gün, kendi emeğimizle büyütmek istediğimiz iyiliğin aslında bir toplulukta ne kadar daha büyüyebileceğini gördük.
Sonunda, barınak müdürü Ferhat Bey’e gidip olanları anlattık, o da “İşte, sizin gibiler bu dünyanın geleceği,” diyerek bizi alnımızdan öptü. Belki bir kutu kekle başladık, ama bambaşka bir ağaç ektik mahallemizde; adı da dostluktu, paylaşmaktı.
Şimdi penceremden o günü hatırlayınca içimde bir soru yankılanıyor: Acaba bir felaket yaşadığımızda, en çok neyi kaybetmekten korkarız? Ya sevgi ve umut kaybolursa? Ama belki de her şeyin sonunda, bize yalnızca omuz omuza duracak bir mahallenin varlığı yetiyor, sizce de öyle değil mi?