“Neden Hep Onun İçin Daha Fazla Var?” – Kayınvalidemin Adaletsizliğiyle Mücadelem

“Yeter artık Yasemin,” dedi Ali yine arabayı köy yoluna sürerken, “Boşver, annem işte, sen büyütüyorsun.” Ne kadar uğraşsam da boğazımda bir düğümle cevap verdim: “Büyütmek değil Ali, insan bir kere eşit değer görmek ister.” O an rüzgârın tarladaki buğday başaklarını savurduğu gibi içimde de bir şeyler yerinden kalktı. Beş yıldır her yaz sonu, her bayram köyüne gitmemize rağmen, hep misafir muamelesi görmenin ağırlığı artık omuzlarımı çökertiyordu. Kapıdan içeri girdiğim anda Ayşe Hanım’ın sesini duydum, kızı Elif’in koluna girip, ona yeni aldığı telefonunu gösteriyordu. Ali’nin ise babasına yardım için koşturuşunu, bana ise “Mutfağa geçtiysen bana salata yapsan da yeriz,” demesini. O an kendimi, yıllardır yerleşemediğim bir kalede kuşatma altındaki bir yabancı gibi hissettim.

Yine bahçede domatesleri, biberleri toplarken Elif’in gülerek anlattıkları, annesinin gözünde yanan ışık, ve yer sofrasında ona ayrılan en güzel yastık… Oysa Ali’yle ben, zaten İstanbul’da kısıtlı imkânlarla yaşam sürdürüyorduk. Kredi borçlarımız, kira derdimiz, iş sıkıntılarımız bitmemişken, en azından burada adil davranış görmeyi isterdim. Elif, Ankara’da iyi bir iş bulduğunda annesi ona 50 bin lira verirken, Ali çatıdan düşüp sakatlandığında ne bir geçmiş olsun telefonu, ne de “Bir ihtiyacınız var mı?” sorusu geldi.

Geçen yaz, sabah erkenden kuzenleri geldiğinde, Ayşe Hanım tezgâhın altında sakladığı en güzel baklavayı sadece Elif’e verdi. Kendi ellerimde yoğurduğum, beraber kavurduğumuz börekten ise “Yasemin, tabak bitti mi, gel sofrayı kaldırmama yardım et,” diye seslendi. Bir kez bile sofraya oturmadı benimle. Herkes çekidüzen alırken, bana mutluluk maskesi takmak düşüyordu. O gün dayanamadım, Ali’ye sesi kısık: “Neden hiç hakkımızı savunmuyorsun? Ben de insanım, ben de kız evladım kendi ailemde,” dedim. Ali gözlerini kaçırdı, belli ki çocukluğundan beri süren bu eşitsizliğe pılı pırtı alışmıştı. Kendisini savunmayan bu adam daha ne kadar yanımda duracaktı?

Bir akşam, masada konuşulurken Ayşe Hanım’ın Elif’e “Çamaşır makinesini yenileyeceğiz, istersen kartımdan al, sıkışırsan para gönderirim,” deyişiyle yumruk gibi bir acı boğazımda düğümlendi. Ben ise halka açık otobüste eski telefonuma WhatsApp uygulaması dahi yükleyemiyordum. Elif, “Sen de ister misin, Yasemin?” demişti, ama annesi gözlerini benden kaçırıp, “Senin yeni bir şeye ihtiyacın yok kızım, siz ikinizin de, eliniz var ayağınız var, çalışırsınız,” dedi. İşte en ağır darbe burada geldi. İnsan, eşinin çocukluk evinde dahi değer göremediğinde, kendi evi neresidir?

Bir gece dayanamayıp kendi annemi aradım. Annem, “Her ailede olur kızım, onlar kızıya daha kıyamaz,” dedi. Ama içimden bir ses fısıldadı: Bu kadar mı acizim? Bir kadın, başka bir kadının acısı olmalı mıydı?

O yazın sonunda Elif, yeni aldığı arabayı köye getirdi. Herkes başına toplandı, Ayşe Hanım büyük bir gururla “Kuzum kazandı, kendi bileğinin hakkıyla aldı,” dedi. O arabayı almak için Elif haftalarca annesinin yanında kalmıştı. O an düşündüm, ben neden her başarımda arkamda aile desteği, bir kadeh mutluluk göremedim? İçimde patlayan bu kıskançlık mı yanlış, yoksa adaletsizlik duygusuyla yanıp tutuşmak mı?

Bir gün mutfakta Ayşe Hanım’la yalnız kaldık. Cesaretimi toplayıp “Anne, yanlış anlamayın ama bazen kendimi bu ailenin yabancısı gibi hissediyorum. Elif’e gösterdiğiniz ilgi ve desteğin yarısını bile bazen biz göremiyoruz. Ben size ne yaptım?” dedim. Ayşe Hanım önce gözlerini büyüttü, masanın ayağına basar gibi olan çaresizlikle “Sen de benim kızımsın, Yasemin. Ama Elif’in durumu başka, o tek kızım, ondan başka kimsem yok gibi.” O an buz gibi yutkundum. “Ali de sizin oğlunuz. Ben de onun hayat arkadaşıyım. Bize verdiğiniz sarmalar, Elif’e verdiğiniz imkanların yanında hiç kalıyor. Sadece adalet bekliyorum, başka bir şey değil,” diyebildim. Yüzüm yanıyordu utançla ama gururum ilk kez bu kadar kabarmıştı.

O konuşmadan sonra bir hafta köye uğramadık. Ne bir telefon, ne bir çağrı geldi Ayşe Hanım’dan. O akşam Ali, “Annem kırılmış. Senin yüzünden ailede huzur kalmadı,” dedi. O an Ali’ye bakakaldım. “Ben mi bozuyorum huzuru Ali? Yoksa yıllardır görmediğiniz adaletsizlik mi?”

Kış geldiğinde İstanbul’un gri binalarında, yüksek kiramızla dört duvar arasında kaldık. Elif, yeni evinde annesini misafir etti her hafta. Biz ise telefonu açmayan, hâl hatır sormayan bir annenin kaybolan rızasını özler olduk. Ali günden güne içine kapandı. Bir sabah aynada kendime bakarken, “Burası gerçek ailem mi? Yoksa kendi yalnızlığımı mı kendime sığınak yaptım?” diye sordum kendime. O güvendiğim aile bağlarının sadece bana açılmadığını, aslında yıllardır arka bahçede çürüyen bir kök gibi, içten içe öldüğünü fark ettim.

Sonunda benim için tek bir gerçek kaldı. İnsan bazen, hakkını ararken yalnız kalmayı göze almalı. Kimbilir, belki de aile, sadece soyadı paylaşmaktan ibaret değildir. Ben mi yanlışım, yoksa bunca yıllık adaletsizliği susarak izleyenler mi? Siz olsaydınız, sessiz kalabilir miydiniz?