Torunlarımın Sevgisiyle Uyanmak: Bir Dededen Hayata Dönüş

“Dede! Beni bırakmayacaksın, değil mi?” Gözlerimi açamıyordum ama bir ses vardı, üstelik o ses bana en derin hatıraları çağrıştıran küçük, çatallı mini minnacık bir sesti. Bir elin, zayıf ve titrek parmaklarımı okşadığını hissettim. İçimi bir ılık su gibi yayıldı bu dokunuş. Belki onlar, doktorlar, umudu bırakmıştı ama torunum Defne’nin sesi bir bıçak gibi sessizliğin içinden geçip ruhumu uyandırdı. Hala burada olduğumu haykırmak istedim. İçimde kaç gündür biriken o sessiz çığlığı bas bas bağırıp duymalarını… Fakat dudaklarım kıpırdamıyor, gözlerim dahi açılmıyordu. Yalnızca bilinçaltımda bir yerlerde onların orada olduğunu hissediyordum.

Yoğun bakımda geçen onca günü, beyaz ışıklarla çevrili bir boşluktan ibaret sandım başta. Damarlarıma giren serumun bile ne olduğunu hatırlamıyordum. Eşim Şükran’la son konuşmam, oğlum Cem’in çaresizlikten gözlerine çöken gölgeler ve kızım Sevgi’nin bütün gece boyunca okuduğu dualar… O an beynimde bir yer, tüm bu anıları yavaşça yeniden canlandırdı.

Ambulansın sireni hâlâ kulaklarımda yankılanırken, üşüdüğümü, dışarıda sonbaharın son demlerinin yaşandığını, Ankara’nın o kasvetli kasım sabahında kalp krizi geçirdiğimi hatırlayabildim. Gözümü açtığımda hastanenin beyaz tavanı ve etrafımda koşuşturan hemşirelerin panik dolu sesleri… Sonra karanlık, uzayan karanlık. Sonsuza dek uyuyacakmış gibi karanlık! Benim için zaman, orada durdu.

Ama Annem hep şöyle derdi, “Evlat, bazen bir çift göz ya da bir sıcak dokunuş insanı mezardan alıp geri getirir.” Defne’nin küçük elleriyle bileklerimi kavrayışı bana bunu yeniden hatırlattı. Kulağıma fısıldadığı, “Sana ihtiyacım var. Benim balık tutmayı kimden öğreneceğim, dedecim?” sözleri, içeride kopan fırtınanın habercisi oldu.

Tam o esnada, oğlum Cem’in kırık, neredeyse duyulmayan sesiyle içten içe ağlamasını duydum: “Baba, sen olmadan burası ev gibi bile gelmeyecek. Ne olur uyan…” Kızımın, Sevgi’nin sesi daha güçlüydü, umut doluydu ama bir annenin dua ederkenki titrekliğiyle: “Rabbim, onun bir şansı daha vardır değil mi? Çocuklarıyla, torunlarıyla yeni bir gün görebilir mi?”

Doktorlar arada gelip, en son umut kırıntılarını konuşuyordu; “Durumu kritik, beklediğimiz bir iyileşme belirtisi yok…” Kelimeler balyoz gibi ailemin kalbine iniyordu. Ama hepimiz Anadolu insanının bir özelliğini taşıyoruz: Umudu öldürmeyiz, gözyaşlarımızı da birbirimizden saklamayız.

O birkaç hafta boyunca hasta yatağımda yatan bir ceset değil, bir ailenin son umudu oldum. Herkesin içinde bastırdığı acılar, fısıldaşmalar, Şükran’ın odadan her çıkışında gizli ağlayışı… O kadar fena içimi acıttı ki. Bir an olsun, “Artık yoruldum, devam edemem” demekten başka bir şey kalmamıştı bana. Ama sonra, başucumdan hiç eksilmeyen Ayşen hemşirenin, “Ah be amca, torunların seni çok seviyor, sen bu kızı yalnız mı bırakacaksın?” sözü uğuldamaya başladı başımda.

Çocukların okul çıkışı, ellerinde getirdikleri minik çiçekler… Eşim Şükran’ın her ziyaretinde gizli gizli döktüğü yaşlar… Cem’in işini bırakıp başucumda sabahlara kadar dua edişi… Sevgi’nin bana yastık altlarından gizlice ekmek banıp yedirdiği günler gözümün önünden geçti. Her biri, bana yeniden yaşamak için sebep verdi. Ama en çok da Defne! O ufacık kızın gözyaşında kocaman bir umut gördüm.

Sonunda dayanamadım. O an, sesini duydum, “Dedee… Ne olur, ses ver. Duymak istiyorum seni. Bizi bırakma!” Birden sol elimin parmağında bir kıpırtı oldu, gözümde parlak bir ışık. Bir nefes verip aldım. Sonra diğerleri farkına vardı… “Bak! Parmağını oynattı, doktor hanım!” diye bağırdı Sevgi. Birden herkes bir araya toplandı. İçimdeki karanlığa inat, dışarıdan ışıklar, gözyaşı, sevinç çığlıkları… Vücudumu adım adım hissetmeye başladım.

O an gözlerimi açtım… Önce Defne’nin gözleriyle buluştum. O kadar kırılgan, o kadar sevgi doluydu ki! “Yavrum, ben buradayım. Ölmemişim!” demek istedim fakat sadece ellerimi sıkabildim. Herkes başıma toplandı. Şükran sessizce ağladı, Cem’in gözleri doldu. Yavaşça, titreyerek bir “Hoşgeldin” çıktı dudaklarından. Bana sarılıp, “Bir daha bırakma sakın bizi, baba!” dedi. Defne, halasının kucağında, yüzü sevinçten parladı. “Balık tutmayı yine bana öğreteceksin, değil mi?” dedi. Gözlerimden yaş süzüldü.

Sonra uzun bir sessizlik oldu. O an, hayata dönmenin, umutla dolmuş ailemin arasında yeniden nefes almanın ne büyük bir nimet olduğunu anladım. Birbirimize sarıldık, sustuk; sadece kalbimiz konuştu. Doktorlar şaşkınlıkla “Bu gerçek bir mucize” dediler. Ben inandım ki; sevgi ve umut birleşirse insanı ölüme bile galip getirebilir. Belki bilim, belki tıp, “Bitti” dedi, ama ailem “Asla!” dedi. Ve işte, ben yine buradayım.

Şimdi yatağımda, pencerenin önünde otururken Defne yine yanımda. Küçücük bir el, hayatın tüm ağırlığını hafifleten bir sevgiyle avuçlarımda… “Dede, neden bazen insanlar umutsuz oluyor ki? Sevgi her şeyi değiştirebilir, değil mi?” diye soruyor. İşte, cevabım yok ama bir gerçeğim var: Sevgiyle yaşamak, her şeye değer.

Siz de hiç inancınızı yitirdiniz mi? Belki de bazen, insan sadece bir çift sıcacık el bekliyordur yanında. Siz ne düşünüyorsunuz?