Hayatıma Arda Girdiğinde: Güç, Aşk ve Kendini Kaybetmenin Hikayesi
“Senin gibi başıboş biriyle aynı çatı altında yaşamak istemiyorum!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılanırken ben tam anlamıyla paramparça hissediyordum. Sabaha karşı saat sekizdi, kahvaltı sofrası soğumuş, çayın demi kaçmıştı. Annemin bu öfkesine alışkındım ama bu kez daha farklıydı. İçimde artık bir şeylerin dayanamadığını fark ettim, üniversiteyi bitirmek üzereydim, İstanbul’un kalabalığında savrulmuş bir hayatım vardı ve hiç kimse, özellikle ailem, beni olduğum gibi kabullenmiyordu. Çantamı kaptığım gibi evden çıktım. Yağmur yağıyordu. Sokaklar çamur, insanlar griydi. Hani bazen sanki şehir de senin hislerine bürünür ya, işte öyle bir gündü.
Durakta otobüs beklerken, ceketimin içine sığınmış, gözlerimi ıslatan yağmur damlalarını silmeye çalışıyordum. İşte o anda Arda’yı gördüm. Yanıma gelip, “Islanıyorsun, şemsiyemi paylaşmak ister misin?” dedi. Sesi hem sıcak hem de garip bir şekilde kararlıydı. Başımı kaldırdım, gözleri simsiyah ve inanılmaz bir derinlikteydi. Belki de sıradan bir tesadüftü ama içimde bir kıpırtı hissettim o an. “Teşekkür ederim,” dedim istemsizce. Birlikte otobüse bindik, ayakta yan yana duruyorduk. “Ailenle arandaki mesele çok mu zorlayıcı?” diye sordu bir anda, şaşırmıştım; henüz bir kelime bile etmemiştim bu konuda. “Annemi mutlu etmek imkânsız,” dedim kısık sesle. “Kendime yer bulamıyorum bu hayatta.” O kadar samimi, o kadar dokunan bir gülümsemesi vardı ki, içimdeki o kasvetli bulutlar bir an olsun aralandı.
Birkaç gün sonra, Arda’dan bir mesaj aldım. Bir kafede oturup saatlerce konuştuk. O, bambaşka bir dünyadan geliyordu; ailesiyle ilişkileri çok daha modern ve özgürdü ama bir yandan da kendi sıkıntılarını taşıyordu. Kısacası, benim kırık yanlarımı anlamaya çalışıyor, sanki eksik parçamı tamamlamaya gelmiş gibiydi. Haftalar ilerledikçe, Arda hayatımın merkezi oldu. Evde huzur bulamazken, Arda’nın yanında her şey daha kolay, daha sade geliyordu. Göz göze geldiğimizde kalbim deli gibi çarpıyordu. Yüreğimin kapılarını sonuna kadar açarken, kendi sınırlarımı çiğnediğimin farkında değildim.
İlk büyük tartışmamızı Arda’nın evinde yaşadık. Arkadaşlarıyla çıkmak istiyordum, sıradan bir akşam, belki biraz kafa dağıtırım diye düşünüyordum. “Bence bu ara kimseyle takılmasan daha iyi olur,” dedi. “İnsanlar çok boş, seni aşağıya çekiyorlar.” İlk başta bunu kıskançlık, hatta koruma olarak gördüm. Ama bu cümleler artmaya başlayınca, adım adım, bir tür yalnızlık çemberinin içine alındığımı hissetmeye başladım. Arda, hayatımdaki her şeyi kontrol etmek istiyordu. Giydiğim kıyafeti, gittiğim yeri, konuştuğum insanları teker teker eleştiriyordu. Annemle ilişkim zaten karmaşıktı, şimdi Arda’nın da beni yargılamasıyla iyice yalnızlaştım. “Kimin için yaşıyorum ben?” diye defalarca sordum kendime.
Bir gün, çok yakın bir arkadaşımla buluşmak için dışarı çıktım. Ona eskisi gibi, “Nasılsın?” diyemedim, çünkü kafamda sürekli Arda’nın bana bakışları vardı. Konuşurken bile sanki onun nefesi ensemdeydi. Arkadaşım Zehra, bana “İçindeki enerjiyi kaybetmişsin, Işık, eskiden çok başka biriydin,” dedi. Işık… Annem bana bu ismi umutla vermişti. Şimdi bu karanlıkta kaybolmuş gibiydim. O akşam eve dönerken kendimle konuşmaya başladım. “Ben o eski ben olamaz mıyım? Sevdiğim adamın yanında var olup kendim kalan bir kadın… Mümkün değil mi?”
Arda’yla aramızdaki mesafe büyüdükçe, kavgalar arttı. Onun istekleri, arzuları, talepleri vardı; benim ise tek beklentim, biraz anlayıştı. Bir gün, onu karşıma aldım. “Arda, seninle çok mutluyum ama ben olmak istediğim kişi değilim yanında,” dedim. Ne kadar konuşursam konuşayım, Arda hep eşitliğin tahakkümle karıştığı, duygusal anlamda beni sıkıştıran cümleler sarf ediyordu. “Senin iyiliğin için yapıyorum,” dediğinde, bu cümlenin aslında bana acıdan başka bir şey getirmediğini fark ettim.
O günlerde, iş bulma sürecim daha da zorlaştı. Babam hastaneye kaldırıldı, annem bana daha fazla yüklenmeye başladı. Arda ise, desteğini sunmak yerine sadece akıl vermeye başladı. “Bu kadar duygusal olmasan, herkes seni ezemez,” diyordu. Oysa ben, kırık yerlerimi göstermekten utanmıyordum; insan olmak, zayıf yanlarımla var olabilmekti. Fakat Arda’nın yanında kendi kabuğuma çekiliyordum. Kendimden vazgeçip, onun biçtiği bir elbiseye sığmaya çalışıyordum.
Bir akşam, Arda ile dışarıdaydık. Caddede yürürken, karşıdan eski okul arkadaşım Cem geldi. Cem’le selamlaştık, kısaca hal hatır sorduk. Arda’nın yüzü bir anda değişti. “Seninle ilgisi olabilecek herkese bu kadar içten davranma. İnsanlar yanlış anlar.” cümlesi içimi titretmişti. Kendi sevgimden şüphe eder hale gelmiştim. Gecenin sonunda, eve döndüğümde aynanın karşısına geçtim. Gözlerimdeki ışıltı sönmüş, dudaklarım hep yarım gülümsemede kalmıştı. O an karar vermem gerektiğini biliyordum.
Birçok şeyin ardından, Arda ile ilgili kararımı vermek hiç kolay olmadı. Annemin eleştirileri, babamın hastalığı, işsizlik kaygıları ve bir de Arda’nın üstüme bastıkça bastığı o duygusal ağırlık… Kendi kimliğimi kaybetmiş gibiydim. Oysa baştan beri tek isteğim, sevgi ve özgürlük arasında bir orta yol bulabilmekti. Ailemin bana yüklediği beklentilerle Arda’nın bana biçtiği rol arasında sıkışıp kalmıştım.
Bir gece, insanın en çok sustuğu anlarda bile içiyle bağırdığını öğrendim. Sabah olduğunda ne anneme, ne Arda’ya bir şey anlatacak halim yoktu. Uzun süre aynada kendime bakıp, “Sen kimdin, ne oldun?” diye defalarca sordum. O günden sonra, asıl mücadelemin başkalarıyla değil, kendimle olduğunu anladım.
Şimdi dönüp baktığımda, ışığımı kimseye bırakmadan yaşayabilmek büyük cesaret istiyor. Belki de bizim hikâyemizde en büyük güç, kendi sesini duymakta… Siz hiç, sevilirken kendinizi kaybettiniz mi? Kendi kimliğinizden vazgeçip başka birinin hayaline mi dönüştünüz? Merak ediyorum; siz, kendinizi nasıl korudunuz ya da koruyamadınız?