Her Cumartesi Kayınpederimin Evine Kulübe Yapmaya Gidiyorum: Kayınbiraderimin Gerçek Nedenini Öğrenince Hayatım Değişti

“Biri bana neden cumartesilerimi böyle harcadığımı açıklasın!” dedim, direksiyonda kendime kızarak. Yanımdaki Esra, “Canım, babam yaşlanıyor. Vallahi kimse yardım etmezse yazık olur,” dedi, yumuşak bir ses tonuyla. “Eminim Serkan sizle birlikte uğraşıyor olmaktan mutludur.”

Ama Serkan’a bakınca her fırsatta ellerini sıvayan, gereksiz yere heyecanlı, yeni alınmış iş kıyafetleriyle sürekli bir oraya bir buraya koşturan bir adam görüyorum. Sanki evin tek oğluymuş da, elinden gelenden fazlası gerekiyormuş gibi. Ben iş için oraya sürüklenirken o sanki gizli bir amaç için oradaymış gibi…

Bu hafta kulübenin çatısını çakmaya başladığımızda yaşadığım yorgunluğu anlatamam. Babası beni “Oğlum, şu çivileri ver bakayım,” diye çağırdı. “Serkan, bana yardım et,” dedim umutsuzca, ama gözlerim onun sürekli ortadan kaybolmasını fark etti. Serkan hiçbir işin başında tam olarak durmuyordu. Bir oraya yardım ediyordu, bir buraya laf yetiştiriyordu, ama nereye gitse bir gözünü telefonunda tutuyordu. Çaktırmamaya çalışsa da elleri titriyordu, sanki sürekli bir şey yakalamak üzereymiş gibi.

Esra annesiyle içeride börek açıyordu. Biz dışarıda hamallık yaparken, onlar içeriden muhabbet ve mis gibi kokular yayıyorlardı dışarıya. “Beş dakika mola!” dedim nefes nefese. Kayınpeder bahçeye bakarken, Serkan ansızın köşedeki odunluğa gitti. Takip ettim, çünkü bu tuhaflık içime sinmemişti. Kulağımda kulübenin tıkırtısı, aklımda ise aynı soru dönüp duruyordu: Serkan neden bu kadar istekli?

Odunluğun kapısını hafifçe araladım; Serkan içeride bir şeyler karıştırıyor, bir yandan da fısıltıyla, “Hadi ya, açıl artık!” diyordu. Cebinden parlak bir anahtar çıkardı ve tahta bir sandığı açmaya çalıştı. Meğer orası onun çocukluğundan kalma gizli bir yerdi! Ben içeriye adım atınca irkildi.

“Ne yapıyorsun Serkan?” dedim.

Serkan geri sıçrayıp anahtarı saklamaya çalıştı ama iş işten geçmişti. “Abi, şey… Sadece bir bakayım dedim…” diye gevelerken, sandıktan eski fotoğraflar, okul anı defterleri ve üstü örtülmüş bir tomar para çıktı. Şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum.

“Bu para nereden çıktı?” dedim, kontrollü ve yavaş bir sesle.

Kaçacak yeri kalmadığını anlayınca oturuverdi yere. “Abi, bak, kimseye söyleme ne olur! Gerçek şu ki… iş bulamıyorum. Eyle çalışıyorum aylardır kimseye çaktırmamak için… Anneme babama yük olmak istemedim. Haftalık kulübe maceralarına gönüllü görünmemin tek sebebi, onlarla faydalı vakit geçirmiş gibi gözükmek de değil. Buraya geldikçe o parayı bozduruyorum, hayatımı idare etmeye çalışıyorum.”

Yutkundum. Dışarıda gördüğüm kaygısız, keyifli Serkan’ın ardında bu kadar büyük bir korku, utanç ve yalan gizleniyordu. “Niye kardeşim? Bana ya da Esra’ya neden anlatmadın?” dedim. Gözlerinde yaş birikiyordu; “Abim, annem babam başarısız olduğumu bilmese de olur diye düşündüm. Kendi ayaklarımın üzerinde durmadan kimseye yük olmak istemiyorum.”

Derin derin nefes aldım. “O zaman niye bunca haftadır yalnız başına çırpınıyorsun? Biz bir aileyiz, değil mi?” dedim, biraz önyargılı olmaktan çekinmeden. Başımı öne eğip bir süre düşündüm. Biz ailece yan yana durduğumuzu düşünürken, aslında herkesin ayrı ayrı omuzladığı yükler vardı.

Serkan sandığı kapatıp anahtarını bana uzattı. “Kimse bilmesin abi. Şimdilik sakın anneme söylemeyelim. Biraz zaman ver; bir yolunu bulurum.”

İçim paramparça olmuştu. Bahçeye döndüğümüzde annesiyle Esra masada limonata içip gülüşüyordu. “Ne oldu?” diye sordu Esra. “Serkan’la eski günleri konuşuyorduk,” dedim, göz göze gelip hafifçe gülümsedim. Sırrı şimdilik ikimizin arasında saklı tuttum.

O günün akşamı, çatıya son birkaç tahta çakarken Serkan’ın hâlâ ne kadar gergin olduğunu fark ettim. Babası ise ona bir baba şefkatiyle sesleniyor, “Oğlum, en sonunda el birliğiyle bitirdik şu kulübeyi!” diyordu. Serkan’dan çıt çıkmıyordu; yüzünde buruk bir ifadeyle yere bakıyordu.

Eve döndüğümüzde Esra hüzünlü bir sessizliğe büründü. Oturma odasında yan yana otururken birden omzuma yaslandı. “Biliyor musun, belki de herkes kendi hikâyesini, kendi yükünü taşır, ama hepimiz yardıma muhtaç oluruz.” O an, ailenin sadece birlikte görünmekten öte, birlikte acı ve sevinçlerimizi taşıyabilmek olduğunu fark ettim.

Ertesi hafta yine yola çıktık. Bu defa Serkan’a “Dışarıya taş atıp da başına düşürüp sakın bize mahcup etme kendini” diye takıldım, hafifçe gülümsedi. Herkesin gözü önünde mutluymuş gibi görünsek de, gerçekte birbirimize anlatmadığımız o kadar çok şey vardı ki…

Haftalar geçtikçe sıcak yaz günlerinde terimizi silip, aramızda yavaş yavaş açılan uçuruma köprüler kurmaya çalışıyordum. Kayınpederime yardım ederken her an Serkan’ın sırrını, onun sessiz çığlığını düşündüm. Ne zaman bir görev üstlense, elindeki işleri biraz fazla ciddiye alıyor, gereğinden fazla yoruluyordu. Bir yandan ona bakıp “Acaba biz ailece birbirimize ne kadar açık olabiliyoruz? Herkesin yükünü paylaşabiliyor muyuz? Yoksa birbirimize güçlü görünmek için sahte maskeler mi takıyoruz?” diye düşünmeden edemedim.