Evlenmek Zorunda Değilim: Hayatımın Geç Vaktinde Kendi Kararlarımı Vermek

“Figen, neden hâlâ evlenmiyoruz? Bak, insan zaman geçtikçe bir başına kalmak istemez…” dedi Erkan, heceleri ağırlıklı, gözleri titrek. Elimdeki çay bardağına bakakaldım, camın dışına vuran yağmurlu gecede her damla sanki içimdeki şüpheleri çoğaltıyordu. Yıllar önce annem de böyle demişti bana: “Kızım, tek başına yaşlanmak zor; yanında biri olsun, en azından iyi gününde, kötü gününde…” Onlarca yıl önce Gültepe’deki apartman odasında yastığımda ağlamıştım, ilk boşanma kararını aldığım gece. O an tekrar dönmüştü bana; bu, özgürlük mü, yalnızlık mıydı?

Erkan’ın sesinde bir incinmişlik vardı; biliyorum, onu seviyorum, iyiliğinden asla şüphem yok. İki yıl önce onunla tanıştığımda, hem biraz ümitli hem de hayatın bana ikinci bir şans sunabileceğine inandığım nadir anlardan birini yaşıyordum. Kızım Elif, geçen yaz yanımıza gelip, “Anne, mahalle baskısı olacak diye mi saklıyorsun ilişkinizi, yoksa bir adım uzağında her şey yolunda olduğu için mi?” diye sormuştu. Gerçekten, neyi bekliyorum? Yaşı 56’ya gelmiş, İstanbul’da, herkesin kaderinin kendi seçimlerinin sarkacına döndüğü bir şehirde artık kuralları ben mi koymalıydım, yoksa çevremdeki herkesin geçmişin tozunda kalmış kurallarına uymayı mı sürdürmeliydim?

Babamın ölümünden birkaç hafta sonra, annem “Kadınların yüzü hep gülsün isterim, ama bu devirde de yalnız kadın olmanın acısı büyük,” demişti. Oysa hem ona hem kendime hep ispat etmek istemiştim: Kadın, yalnız kaldığı zaman da gülebilirdi. Sonra Erkan çıktı karşıma. O ilkbahar akşamı Kuzguncuk’da yürüyüş yaparken, iki yaşlı adamın bankta otururken kahkahalar attığını görüp “Biz hiç böyle olur muyuz?” diye sormuştu. Ne kadar tuhaf; şimdi, yıllar ötede büyütüp içimde taşıdığım korkularım yeniden önüme çıkıyor. Evli olmak, defalarca katılmış olduğum düğün pastasının tadı gibi; başta tatlı, ama midene dokunan bir his. Belki de artık pastadan bir dilim daha almak istemiyordum.

Bir gün, annemin eski fotoğraflarını karıştırırken, en altta sepya tonlarda, tarlada çalışırken gülümseyerek poz vermiş bir halini buldum. Dizi dizi örülmüş saçları, ellerinde azim ve yorgunluk. Kendi hayatında ne çok fedakârlık etmişti, babaannemin dedem tarafından ezilmemesi için kaç kez araya girmişti. ‘Evlenmek’ ona bazen bir kurtuluş gibi, bazen de zincir gibi gelmişti. O acımasız zinciri ben taşımamalıydım.

Mehtap, en yakın arkadaşım, geçen ay kanser tedavisinden çıkanlara özel bir yoga derneğine üye olmuş, bana da “Figen, artık biraz kendi hayatını yaşa, başkası ne der diye düşünmeyi bırak” demişti. Yine de toplumun dediği kolay kolay unutulmazdı. Geçenlerde komşumuz Ayten Teyze, markette karşıma çıkıp “Evliliğin bereketi ayrı kızım; hayat arkadaşını resmileştirince işler düzene girer,” deyince donup kaldım. O anda bütün etiketler, annemde, Mehtap’ta, bana geçmişte dikte edilen tüm roller sırtıma tekrar binmişti. Siz hiç, sırf başkası istiyor diye kendi kararınızdan döndünüz mü?

Akşam saatlerinde Erkan mumları yakıp sofrayı hazırladı, içeriye çay kokuları yayıldı. O an ona bakınca yüreğimde hem huzur hem de tedirginlik yükseldi. “Erkan, ben eskisi gibi sevinçle düğün düşünemem. Benim için evlilik kağıt, imza, bir resmiyet. Sevdiğim adama her gün yeniden ‘evet’ demek isterim, ama illa devletin önünde tekrar söz vermeye gerek var mı?” dedim. O, başını eğdi, uzun bir sessizlik oldu.

Birkaç gün sonra ablam Meltem aradı. “Herkes senin hakkında konuşuyor, Erkan’la neden evlenmiyorsun, bu yaşta neyin inadı?” dedi. Ona hayatımdaki yaraları anlatmak istedim; ilk kocamın beni nasıl küçümsediğini, çalışma hevesimi görmezden gelen maaş zarflarını, kayınvalidemin evde beni baş köşeye oturtmayışını, boşanma sonrası mahallede karşılaştığım bakışları… “Meltem, herkes ‘el alem ne der’ diye yaşarsa bu hikâye hiç bitmez. Ben yaşlandıkça artan yalnızlığı değil, içimdeki huzuru arıyorum,” dedim. Ablam, “Sen bilirsin, ama bu işin sonunda pişman olma” dedi ve telefonu kapattı.

Erkan bir sabah pencere önünde sigarasını içerken, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Sessizce yanına sokuldum. “Ben seni kaybetmek istemem, ama o imza bana daha fazla yük oluyor” dedim. O, bir süre sessizce bakıp sonra “Figen, demek ki bu bizim sınavımız” dedi. O akşam uzun uzun dışarıda oturduk. Havanın serinliği içimdeki korkuları dindirmedi.

Kızımla sabaha kadar konuştuğum bir gün oldu. Elif, “Anne, insanlar kendine neyin iyi geldiğini bilmiyorlar aslında. Sen iyiysen, kimsenin sözüne bakma, kendini suçlu hissetme,” dedi. Başımı omzuna yasladım, “Hayat denen şeyin sonunda tek gerçek, insanın aynada kime baktığı…” dedim.

O gece içimden geçenleri uykuya yatmadan önce günlüğüme yazdım. ‘Yıllar boyunca başkalarının onayını beklerken kendi mutluluğumdan çalmışım. Hayatımın bu geç döneminde evlilikten çok, sevdiklerimin yanında huzuru bulmak istiyorum. Sahip olduğum sevgi, resmiyetin, toplumun dayattığı kuralların veya tüketilmiş ritüellerin çok ötesinde. Kimsenin sesi artık içimde yükselmemeli. Belki de en büyük cesaret, herkesin yoluna karşı, kendi yolunu seçebilmekte.’

Sabah Erkan ile tekrar konuştuk. En güzel sabah nefeslerimizi birbirimize yasladık. O halen üzgündü; “Bak Figen, ben seni kaybetmek istemiyorum. Ama ben de alışkanlıklardan, geçmişimden tereddüt edemiyorum. Ailem duyduğunda sıkıntı çıkacak. Seninle güçlü olayım istiyorum,” dedi. O an anladım ki, karşımda sadece sevgili değil, aynı zamanda hayatın öğrettiği her şeyi tartmaya çalışan, toplumun korkularıyla büyümüş bir adam vardı.

O akşam yalnız başıma eski bir deftere yazdığım satırları tekrar okudum. Geçmişimde hangi seçimim yanlışsa, bedeli yine bana aitti. Fakat yeniden başkalarının kurallarıyla kendi hayatıma yön vermeyi kabul etmiyor, kendi huzurumu bulmak istiyordum. Evlenmeden geçirdiğimiz her güzel gün, bana göre, resmi bir yüzükten çok daha kıymetliydi.

Şu anda içimde hâlâ o korku var: Ya bir gün pişman olursam? Ya huysuzlaştığım bir yaşta şefkate daha çok ihtiyaç duyarsam? Ama yine de, ben kendi yolumda yürümeyi, kendi duygularımı dinlemeyi seçiyorum. Sizce herkes kendi huzuru için toplumun beklentilerine karşı gidebilir mi? Yoksa yaşımız kaç olursa olsun ‘el alem ne der’ korkusu o zinciri hep hayatımıza dolayıp sürüklemeye devam mı eder?