Küçük Bir Hayatın Sessiz Çığlığı: Elif’in Hikayesi
“Elif, neden hâlâ evde oturuyorsun? Komşunun kızı Ayşe geçen ay nişanlandı, sen daha bir iş bulamadın!” Annemin sesi, mutfaktan salonun en köşesine kadar yankılandı. O an, pencerenin önünde, elimde çay bardağıyla donup kaldım. Dışarıda çocuklar karla oynuyor, anneleri ise bankta oturmuş hararetle konuşuyordu. O an, içimde bir yerin acıdığını hissettim; sanki herkesin hayatı akıyordu da ben bir köşede unutulmuştum.
Küçükken de böyleydim. Hep sessiz, hep gölgede. Okulda öğretmenim bile adımı unuturdu bazen. “Elif, sen de bir şey söylemek ister misin?” diye sorduğunda, sesim boğazımda düğümlenir, kelimelerim yutulurdu. Annem ise hep daha fazlasını isterdi: “Kızım, biraz kendine güven! Bak, Zeynep ne güzel sunum yaptı.” Ben ise Zeynep’in gölgesinde kaybolurdum.
Şimdi yirmi sekiz yaşındayım ve hâlâ annemin gölgesindeyim. Babam ise her akşam eve geldiğinde televizyonun sesini açar, göz göze gelmemek için elinden geleni yapardı. Bir gün cesaretimi topladım ve sofrada konuştum:
“Anne, ben iş görüşmesine gideceğim yarın.”
Annem kaşığını tabağa bıraktı, babam ise gözlerini benden kaçırdı. “Ne işiymiş o?” dedi annem, sesi şüpheyle doluydu.
“Bir yayınevinde editörlük.”
Babam başını salladı: “Kızım, öğretmenlikten başka iş mi yok? Hem sigortası da yoktur onun.”
O gece odamda ağladım. Yastığıma sarılıp sessizce hıçkırdım. Neden kimse hayallerimi ciddiye almıyordu? Neden hep başkalarının istediği gibi biri olmak zorundaydım?
Ertesi sabah, kar hafifçe yağıyordu. Siyah botlarımı giydim, kahverengi paltomu ve aynı renkte bereyi taktım. Siyah çantamı aldım ve apartmandan çıktım. Kapının önünde bir an durdum; içimde bir fırtına kopuyordu ama dışarıdan bakınca sıradan bir kadındım.
Otobüste camdan dışarı bakarken kendi kendime fısıldadım: “Elif, bugün değişecek her şey.” Ama yayınevine vardığımda ellerim titriyordu. İçeri girdim; genç bir kadın bana gülümsedi.
“Hoş geldiniz, Elif Hanım. Buyurun, sizi bekliyorlardı.”
Odaya girdiğimde üç kişi bana bakıyordu. Sorular sordular; kitaplardan, edebiyattan konuştuk. İçimdeki heyecanı bastırmaya çalıştım ama sesim yine titredi. Çıkarken kendime kızdım: “Yine olmadı Elif, yine başaramadın.”
Eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu.
“Nasıl geçti?”
“Bilmiyorum anne,” dedim sessizce.
Akşam yemeğinde babam yine televizyona gömülmüştü. Annem ise komşunun kızının düğününden bahsediyordu. Ben ise masada bir hayalet gibi oturuyordum.
Geceleri uyuyamıyordum artık. Kafamda binlerce düşünce dönüp duruyordu: “Neden bu kadar görünmezim? Neden kimse beni duymuyor?”
Bir gün telefonum çaldı. Yayınevinden arıyorlardı.
“Elif Hanım, sizi ikinci görüşmeye davet etmek istiyoruz.”
O an kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Anneme söyledim; bu kez yüzünde hafif bir tebessüm vardı ama hemen ardından ekledi: “Ama maaşı azdır şimdi onun.”
İkinci görüşmede daha rahattım. Kendimi anlatmaya çalıştım; kitaplara olan sevgimi, yazmaya duyduğum tutkuyu paylaştım. Onlar da bana inandılar.
İşe başladığım ilk gün annem yine şüpheyle baktı:
“İyi de kızım, evlenmeyecek misin hiç? Bak yaşın geçiyor.”
O an içimde bir şey koptu. “Anne,” dedim titreyen bir sesle, “Ben önce kendimi bulmak istiyorum.”
Babam ise ilk maaşımı alınca biraz yumuşadı ama hâlâ tam olarak kabullenemedi.
Yayınevinde çalışmak bana yeni bir dünya açtı. Her gün yeni kitaplar, yeni insanlar… Ama yine de akşam eve döndüğümde üzerime çöken o ağırlık geçmiyordu. Annem her fırsatta evlilikten bahsediyor, komşuların laflarını bana taşıyordu:
“Bak Ayşe’nin annesi soruyor; Elif’in talibi yok muymuş?”
Bir gün dayanamadım:
“Anne, neden hep başkalarıyla kıyaslıyorsun beni? Ben senin kızınım!”
Annem sustu; gözlerinde bir anlığına pişmanlık gördüm ama hemen ardından yine eski haline döndü.
Bir akşam işten geç döndüm; apartmanın önünde komşular toplanmıştı. Beni görünce fısıldaştılar. İçeri girdiğimde annem kapıda bekliyordu:
“Nerede kaldın? İnsanlar konuşuyor Elif!”
O gece odamda aynaya baktım ve kendime sordum: “Ben kimim? Gerçekten ne istiyorum?”
Bir sabah yayınevinde genç bir yazarla tanıştım; adı Cem’di. Kitabı için editörlük yapmamı istedi. Onunla çalışırken ilk defa biri beni gerçekten dinledi; fikirlerime değer verdi. Birlikte kahve içtik, kitaplardan konuştuk. Cem bana cesaret verdi:
“Elif, sen çok güçlüsün aslında ama bunu görmüyorsun.”
Onunla geçirdiğim zamanlarda kendimi daha özgür hissettim. Ama eve döndüğümde yine aynı baskı:
“Cem kim? Dikkat et kızım, insanlar yanlış anlar.”
Bir gün Cem bana duygularını açıkladı ama ben korktum; ailemin tepkisinden, toplumun dedikodusundan… Ona mesafe koydum.
Aylar geçti; yayınevinde terfi aldım ama ailem hâlâ mutlu değildi. Bir gün annem ağlayarak geldi:
“Elif, biz seni korumak istiyoruz sadece… İnsanlar ne der diye korkuyoruz.”
O an anneme sarıldım; ikimiz de ağladık.
Şimdi otuz yaşındayım ve hâlâ kendi yolumu arıyorum. Belki toplumun istediği gibi biri olamayacağım ama artık biliyorum ki kendi sesimi bulmak zorundayım.
Bazen düşünüyorum: “Sizce de insanın kendi hayatını seçmesi bencillik mi? Yoksa gerçek cesaret bu mu? Siz olsanız ne yapardınız?”