Bir Tabak, Bin Duygu: Aşk ve Yoksulluk Arasında
“Sen de mi aynı tabaktan yiyeceksin, Elif?” diye sordu sevgilimin annesi, gözleriyle sofradaki tek tabağı işaret ederek. O an boğazımda bir düğüm oluştu. Çocukluğumun yoksulluğu gözümün önünden geçti; annemin eski tabakları, kardeşlerimle kavga ederek yediğimiz akşam yemekleri… Ama her birimizin bir tabağı vardı. Burada ise, beş kişi aynı tabaktan kaşık sallıyordu.
İlk defa sevgilim Emre’nin evine gelmiştim. Annem, “Kızım, ne olursa olsun saygılı ol,” demişti. Ama içimdeki şaşkınlığı gizleyemiyordum. Emre’nin babası, “Kızım, bizde böyle. Sofra bir, gönül bir,” dedi gülerek. Gülümsemeye çalıştım ama içimde bir huzursuzluk vardı. Kendi evimizde bile, ne kadar fakir olsak da, herkesin tabağı ayrıydı. Annem bulaşıkları elde yıkardı, geçen ay sonunda zorlukla bir bulaşık makinesi almıştık. Burada ise bulaşık derdi yoktu; çünkü ortada sadece bir tabak vardı.
Emre bana göz kırptı, “Alışırsın,” dedi sessizce. Ama alışmak istemiyordum. Kaşığımı tabağa daldırırken, kardeşi Zeynep’in bana bakışını yakaladım; sanki içimdeki huzursuzluğu hissetmişti. Sofra boyunca konuşmalar havada uçuştu, ama ben sadece tabağa ve kaşıklara odaklanmıştım.
Yemekten sonra Emre’yle balkona çıktık. “Elif, rahatsız oldun biliyorum,” dedi. “Ama bizde böyle… Annem der ki, aynı tabaktan yemek aileyi bir arada tutar.”
“Emre, ben de yoksul bir aileden geliyorum,” dedim titreyen sesimle. “Ama bizde herkesin tabağı vardı. Bu bana çok tuhaf geldi.”
Emre başını eğdi. “Biliyorum. Ama annem çok titizdir aslında. Sadece… Eskiden bulaşık deterjanı alamazdık. Sonra alışkanlık oldu.”
O gece eve dönerken kafam karmakarışıktı. Anneme anlatmaya çekindim; çünkü biliyordum ki o da şaşıracaktı. Ertesi gün Emre aradı. “Annem seni çok sevdi,” dedi. “Ama biraz üzgün gibiydi.”
Bir hafta sonra tekrar Emre’lere gittim. Bu sefer sofrada iki tabak vardı; biri bana ayrılmıştı. Emre’nin annesi mahcup bir şekilde tabağı önüme koydu: “Sen alışık değilsin diye düşündüm kızım.”
O an içimde garip bir suçluluk duygusu oluştu. Sanki onların düzenini bozmuştum. Zeynep bana sessizce yaklaştı: “Ablam, annem üzülmesin diye senin için ayırdı o tabağı.”
O akşam Emre’yle uzun uzun konuştuk. “Elif, sen bizim için değerlisin,” dedi. “Ama ailemizin alışkanlıkları da var.”
Bir yanda kendi ailemin değerleri, diğer yanda Emre’nin ailesinin gelenekleri… İki farklı yoksulluk haliyle karşı karşıyaydım. Bizde yoksulluk paylaşmak demekti; onlarda ise paylaşmanın sınırı yoktu.
Bir gün Emre’nin annesiyle mutfakta yalnız kaldık. Bana eski günlerini anlattı: “Kızım, ben küçükken annem altı çocuğa bakardı. Bir tabak çorbayı bölüşürdük. Sonra büyüdük, ama alışkanlık değişmedi.”
O an anladım ki mesele sadece maddiyat değildi; geçmişten gelen alışkanlıklar, aileyi bir arada tutan görünmez bağlardı bunlar.
Ama yine de içimde bir huzursuzluk vardı. Kendi ailemde bile bu kadarını görmemiştim. Bir gün anneme açıldım: “Anne, Emre’lerin evinde herkes aynı tabaktan yiyor.”
Annem şaşkınlıkla baktı: “Kızım, biz de fakirdik ama herkesin tabağı olurdu. Herkesin hakkı ayrıydı.”
Bu sözler kafamda yankılandı. Acaba hak kavramı mı farklıydı? Yoksa ben mi fazla hassastım?
Bir akşam Emre’yle tartıştık. “Sen bizim ailemizi küçümsüyorsun!” dedi öfkeyle.
“Hayır!” dedim gözlerim dolarak. “Sadece… Ben alışamadım bu düzene.”
Bir süre birbirimizden uzak kaldık. O günlerde kendi ailemle daha çok vakit geçirdim; annemle bulaşıkları yıkarken düşündüm: Yoksulluk sadece para meselesi değilmiş; bazen alışkanlıklar insanın ruhuna işliyormuş.
Bir gün Emre kapımızı çaldı. Elinde küçük bir paket vardı; içinde iki tabak ve iki kaşık… “Annem gönderdi,” dedi utangaçça gülümseyerek. “Belki birlikte yeni bir sofra kurarız diye.”
O an gözlerim doldu; hem sevinçten hem de hüzünden… Çünkü biliyordum ki iki farklı dünyanın arasında kalmıştım.
Şimdi düşünüyorum da; acaba gerçekten önemli olan ne? Aynı tabaktan yemek mi, yoksa herkesin hakkını korumak mı? Siz olsanız ne yapardınız? Aile alışkanlıkları mı değişmeli, yoksa yeni bir yol mu bulunmalı?