Otobüste Karşılaşan Yorgun Hayatlar: Bir Akşamüstü Hikayesi

“Yeter artık, dayanamıyorum!” diye içimden bağırırken, otobüsün tıklım tıklım dolu havasında nefes almak bile zordu. Akşamın kör karanlığı camdan içeri süzülürken, elimdeki poşetler parmaklarımı kesiyordu. Bir yandan annemin “Kızım, iş buldun da ne oldu? Yine de evdeki işlere yetişemiyorsun!” diyen sesi kulaklarımda çınlıyordu. Ayakta zor duruyordum; gözlerim kapanacak gibi, başım dönüyordu. Bir an için, gerçekten yere yığılıp kalacağımı sandım.

Tam o sırada, önümde oturan genç adam ayağa kalktı. “Buyurun, siz oturun,” dedi nazikçe. Göz göze geldik. Gözlerinde yorgunluğumu gören bir sıcaklık vardı. “Teşekkür ederim,” dedim kısık bir sesle, neredeyse utanarak. Oturduğumda, sanki bütün vücudumdan bir yük kalktı. Poşetleri kucağıma koydum, başımı cama yasladım. Adam ise ayakta, bana bakmadan pencereden dışarıya dalmıştı.

Bir süre sessizce yol aldık. Otobüsün içindeki uğultu arasında, kendi düşüncelerime gömüldüm. Babamın işsizliği, annemin bitmek bilmeyen şikayetleri, kardeşimin dershaneye gidememesi… Her şey üst üste gelmişti. Üniversiteyi bitirmiştim ama asgari ücretle çalışıyordum. Hayallerim vardı; ama hepsi İstanbul’un bu gri akşamında, otobüsün camında buğulanıp kayboluyordu.

Yanımdaki adam birden konuştu: “Çok yorgun görünüyorsunuz.”

Bir an duraksadım. “Evet,” dedim, “işten çıktım. Eve gitmem lazım, ama yol bitmek bilmiyor.”

Gülümsedi. “Ben de öyleyim. Her gün aynı yol, aynı yorgunluk… Sanki hayatımızı bu otobüste harcıyoruz.”

İlk defa biriyle bu kadar samimi konuşuyordum. “Ben Zeynep,” dedim.

“Ozan ben,” dedi ve elini uzattı. Elini sıktığımda, parmaklarının nasırlı olduğunu hissettim. “Ne iş yapıyorsunuz?” diye sordu.

“Bir tekstil atölyesinde çalışıyorum. Siz?”

“Ben de bir inşaatta ustayım.”

O an fark ettim ki, aslında hepimiz aynı gemideydik; farklı hayatlar ama aynı yorgunluk, aynı umutsuzluk…

Ozan anlatmaya başladı: “Ben köyden geldim İstanbul’a. Babam hastalandıktan sonra aileye bakmak bana kaldı. Her gün sabah altıda kalkıyorum, akşam sekizde eve dönüyorum. Ama yine de yetmiyor.”

Başımı salladım. “Ben de aileme destek oluyorum ama bazen nefes almak istiyorum sadece… Annem anlamıyor; ‘Evlen de kurtul’ diyor. Sanki evlenince her şey düzelecekmiş gibi.”

Ozan acı bir kahkaha attı: “Benim annem de öyle diyor! Sanki evlilik sihirli bir çözüm…”

İkimiz de sustuk. Otobüs bir durakta daha durdu; insanlar indi bindi. Yaşlı bir teyze yanımıza yaklaştı, Ozan hemen yer verdi ona da. Teyze teşekkür etti, sonra bana döndü: “Kızım, gençliğinizin kıymetini bilin. Benim zamanımda da zordu ama şimdi daha zor.”

Teyzenin sözleri içimi burktu. Gençliğimizin kıymetini bilmek… Nasıl bilebilirdik ki? Hayatımız borçlarla, sorumluluklarla geçiyordu.

Ozan tekrar konuştu: “Bazen düşünüyorum da Zeynep, bu şehirde yaşamak neden bu kadar zor? İnsanlar neden bu kadar mutsuz?”

Cevap veremedim hemen. Sonra dedim ki: “Belki de hepimiz başkalarının hayallerini yaşıyoruzdur. Kendi hayatımızı kurmaya fırsat bulamadan…”

O sırada telefonum çaldı. Annemdi.

“Alo?”

“Neredesin Zeynep? Akşam yemeği hazır değil hâlâ! Kardeşin aç bekliyor.”

Derin bir nefes aldım. “Anne, yoldayım. Birazdan geliyorum.”

Telefonu kapattığımda gözlerim dolmuştu. Ozan fark etti.

“Zor değil mi?” dedi sessizce.

“Çok zor,” dedim ve gözyaşlarımı tutamadım.

O an Ozan’ın omzuna yaslandım istemsizce. O da sessizce başımı okşadı.

Otobüs durağa yaklaştı; inmem gerekiyordu.

“Belki bir gün yine karşılaşırız,” dedi Ozan.

“Belki,” dedim ve gülümsedim.

Otobüsten indiğimde hava iyice kararmıştı. Eve yürürken düşündüm: Hayatımızın yükünü hep tek başımıza taşımak zorunda mıyız? Belki de bazen bir yabancının omzuna yaslanmak gerekiyordur…

Sizce de bazen en büyük gücümüz, en zayıf anımızda bir yabancının uzattığı el değil midir? Yoksa hep kendi başımıza mı savaşmalıyız bu hayatta?