Altmış Yıllık Bir Evliliğin Ardındaki Gerçek: Hayatımın En Büyük Yalanı

“Baba, annemin eşyalarını ne yapacağız?” diye sordu kızım Zeynep, gözleri dolu dolu. O an, evin salonunda annesinin eski sandığının başında durmuş, elleriyle sandığın kapağını okşuyordu. Ben ise koltukta oturmuş, ellerim titreyerek bastonuma tutunuyordum. Altmış yıl boyunca bu evde, bu kadının yanında yaşadım; şimdi ise onun yokluğunda nefes almak bile ağır geliyordu.

Eşim Ayşe’yi toprağa vereli üç gün olmuştu. Evde bir sessizlik hâkimdi; duvarlar bile onun yokluğunu fısıldıyordu sanki. Her köşe başında bir anı, her eşyada onun kokusu vardı. Ama asıl fırtına, o sandığın içinden çıkacaktı; bunu bilmiyordum.

Zeynep sandığı açtı, içinden eski mektuplar, fotoğraflar ve bir defter çıkardı. “Baba, bunları saklayalım mı?” dedi. Elimle işaret ettim: “Bakayım kızım.”

Defteri elime aldığımda kapağında Ayşe’nin zarif el yazısıyla yazılmış bir not vardı: “Beni gerçekten tanımak isteyen için…” Kalbim sıkıştı. Altmış yıl boyunca birlikte yaşadığım kadının bana anlatmadığı ne olabilirdi ki?

Sayfaları çevirdikçe, Ayşe’nin gençlik yıllarına dair anıları, hayalleri ve… sırları dökülmeye başladı. Bir yerde durdum. Orada yazanlar, hayatımı altüst etti:

“Mehmet’i hiç sevmedim. Onunla evlenmek zorunda kaldım. Kalbim başka birine aitti; ama ailem izin vermedi. O günden sonra kendimi susturdum, duygularımı gömdüm.”

Gözlerim karardı. Zeynep bana baktı: “Baba, iyi misin?”

İyi miydim? Hayır! Altmış yıl boyunca bana bakan o gözlerin ardında başka bir adam mı vardı? Benimle yaşarken kalbi başka birinde miydi? O an içimde bir öfke kabardı; ama ardından tarifsiz bir hüzün çöktü üzerime.

Defterin devamında Ayşe’nin pişmanlıkları, korkuları ve bana duyduğu minnettarlık vardı. “Mehmet iyi bir adamdı. Ona haksızlık ettim mi bilmiyorum. Ama kalbimi hiçbir zaman ona veremedim.”

Yıllarca birlikte yaşadığım kadının bana hiç açmadığı bir kapı vardı demek ki… O kapının ardında ise ben yoktum.

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken kendi hayatımı sorguladım. Ben de mi Ayşe’yi hiç gerçekten tanımamıştım? Onunla evlenirken gençtik; ailelerimiz uygun gördü, biz de razı olduk. Sevgi zamanla gelir dediler. Geldi mi gerçekten? Yoksa biz sadece alıştık mı birbirimize?

Sabah olduğunda oğlum Murat geldi. “Baba, iyi misin?” dedi. Ona bakıp sadece başımı sallayabildim. İçimdeki fırtınayı anlatacak kelime bulamıyordum.

O gün evde herkes Ayşe’nin ardından konuşurken ben sessizce defteri tekrar okudum. Her satırda biraz daha küçüldüm; biraz daha yalnızlaştım.

Bir akşamüstü Zeynep yanıma oturdu: “Baba, annem seni hiç sevmedi mi gerçekten?”

Bir süre sustum. Sonra dedim ki: “Bazen insan en yakınındakini bile tanıyamıyor kızım. Belki de biz birbirimize alıştık sadece… Belki de hayat dediğimiz şey, alışkanlıklardan ibaret.”

Zeynep’in gözleri doldu: “Ama siz hep mutluydunuz…”

Gülümsedim acı acı: “Mutlu muyduk, yoksa öyle mi görünmek istedik? Bunu ben de bilmiyorum artık.”

O günden sonra evdeki her eşya bana başka bir hikâye anlatmaya başladı. Ayşe’nin mutfakta yaptığı çaylar, pencereden izlediği yağmurlar… Hepsi şimdi bambaşka anlamlar taşıyordu.

Bir gün eski komşumuz Emine Teyze uğradı. “Ayşe çok iyi kadındı,” dedi. “Ama gençliğinde çok içine kapanıktı. Hep bir şey saklıyordu sanki.”

Demek ki herkes biliyordu da ben mi görmezden gelmiştim? Ya da görmek istememiş miydim?

Kendi çocukluğumu düşündüm sonra… Babam da annemi hiç sevmezdi; ama kimse konuşmazdı bu konuları. Biz de öyle büyüdük işte: Sevgisizliğe alışarak, susarak…

Şimdi seksen iki yaşındayım ve hayatımın en büyük gerçeğiyle yüzleşiyorum: Sevgi olmadan geçen altmış yıl… Birbirimize alışmış iki yabancı gibi aynı evde yaşamak…

Ayşe’nin defterinin son sayfasında şöyle yazıyordu:
“Mehmet bana iyi davrandı; ama ben ona hiç gerçek sevgimi veremedim. Umarım beni affeder.”

Affedebilir miydim? Bilmiyorum… Ama asıl soru şu: Ben de Ayşe’ye gerçek sevgimi verebildim mi? Yoksa ben de sadece alışkanlıklarımın peşinden mi gittim?

Şimdi bu satırları okuyanlara soruyorum: Sizce gerçek sevgi nedir? Bir ömür boyu alışkanlıklarla yaşamak mı, yoksa cesaret edip kalbinin peşinden gitmek mi? Siz olsanız ne yapardınız?