Üç Yılın Sessizliği: Bir Kadının Kendi Sesini Bulma Hikayesi
“Yeter artık, prenseslik yapmayı bırak! Ben açım!”
Bu sözler, ikinci gün gripten yatakta kıvranırken eşim Serkan’ın mutfaktan bana bağırmasıyla yankılandı evin içinde. Boğazımda bir yumru, gözlerimde yaş… O an, üç yıllık evliliğimizin her anında hissettiğim yalnızlık ve anlaşılmamışlık bir anda üzerime çöktü. Yorganın altına saklanmak istedim ama saklanacak yer kalmamıştı. İçimdeki ses, “Neden hâlâ buradasın?” diye fısıldıyordu.
Serkan’la üniversitede tanıştık. O zamanlar bana ne kadar ilgili, ne kadar düşünceli gelirdi! Arkadaşlarım, “Ayşe, Serkan gibi birini bulmuşsun, şanslısın,” derdi. Oysa kimse bilmezdi; Serkan’ın ilgisi sadece kendi istediği zamanlarda vardı. Evlenince her şey değişti. Annem hep derdi: “Kızım, evlilik sabır ister.” Ben de sabrettim. Ama sabrın adı bazen suskunluk oluyormuş, bazen de kendini yok saymak.
O gün gripten ateşim çıkmıştı, başım dönüyordu. Yatakta doğrulmaya çalışırken Serkan tekrar bağırdı:
— Ayşe! Duyuyor musun? Karnım aç diyorum! Ne var yemekte?
İçimden bir ses, “Kalk, git mutfağa. Yoksa yine surat asacak,” dedi. Ama vücudum kıpırdayamıyordu. Gözlerimi kapattım, çocukluğuma gittim. Annem hasta olduğumda başucumda beklerdi. Sıcak çorba yapar, saçımı okşardı. Şimdi ise evimde, kendi yatağımda yabancı gibiydim.
Serkan kapıyı hızla açtı. Yüzünde öfke vardı:
— İki gündür yatıyorsun! Bu kadar hastalık da fazla artık! Herkes hasta oluyor ama yine de işini yapıyor.
Sustum. Çünkü konuşsam ağlayacaktım. Çünkü ağlasam “Duygusal şantaj yapıyorsun” diyecekti. O an içimde bir şey koptu. Yıllardır biriktirdiğim tüm kırgınlıklar, annemin “Sabret”leri, arkadaşlarımın “Boşver”leri… Hepsi birden boğazıma düğümlendi.
O gece ateşim daha da yükseldi. Serkan televizyonun karşısında cips yiyor, maç izliyordu. Ben ise titreyerek battaniyeye sarıldım. Telefonum çaldı; arayan çocukluk arkadaşım Elif’ti.
— Ayşe, sesin kötü geliyor. İyi misin?
— İyiyim… Sadece biraz hastayım.
— Yanında kimse yok mu? Serkan nerede?
Bir an duraksadım. Elif’in sesinde endişe vardı. Yutkundum:
— O da evde… Ama…
Elif’in sesi yumuşadı:
— Ayşe, bak… Biliyorum konuşmak istemiyorsun ama yalnız değilsin. Ne zaman istersen gel, kapım açık.
Telefonu kapattıktan sonra gözyaşlarımı tutamadım. O an anladım ki; en çok ihtiyacım olan şey anlaşılmakmış. Birinin “Geçmiş olsun” demesi bile yetermiş bazen.
Ertesi sabah Serkan işe gittiğinde evde derin bir sessizlik vardı. Kalkıp aynaya baktım; solgun yüzümde yorgun bir kadın gördüm. Kendime fısıldadım:
— Ayşe, ne zamandır bu kadar yorgunsun?
O gün Elif’in evine gitmeye karar verdim. Çantama birkaç parça eşya attım. Kapıdan çıkarken içimde tuhaf bir hafiflik vardı; sanki yıllardır taşıdığım yükü bırakmıştım.
Elif beni kapıda karşıladı:
— Gel canım, hemen sıcak bir çorba koyayım sana.
O an çocukluğuma döndüm; annemin sıcak çorbası gibi içimi ısıttı Elif’in ilgisi. Birlikte oturduk, konuştuk. Ona her şeyi anlattım: Serkan’ın ilgisizliğini, küçümseyici sözlerini, yalnızlığımı… Elif gözlerimin içine bakarak dinledi.
— Ayşe, sen güçlü bir kadınsın ama güçlü olmak her şeyi sineye çekmek demek değil ki! Bazen de “Yeter!” demek gerekir.
O gece Elif’in yanında uyurken ilk defa huzurla uyudum. Sabah olduğunda kararımı vermiştim: Artık susmayacaktım.
Eve döndüğümde Serkan yine televizyonun karşısındaydı.
— Nerede kaldın? Akşam yemeği hazır mı?
İlk defa gözlerinin içine bakarak konuştum:
— Serkan, ben artık böyle yaşamak istemiyorum.
Şaşırdı, hatta biraz öfkelendi:
— Ne demek istiyorsun şimdi? Herkesin evliliğinde sorun olur!
— Sorun değil bu… Yalnızlık bu! Anlaşılmamak bu! Ben hasta olduğumda bile yanında bir yabancı gibi hissetmek istemiyorum artık.
Serkan sustu. İlk defa sustuğunu gördüm. O an anladım ki; bazen en büyük değişim bir cümleyle başlarmış.
O günden sonra hayatım kolay olmadı elbette. Boşanma süreci sancılı geçti; ailem önce anlamadı, “Biraz daha sabret” dediler. Ama ben ilk defa kendi sesimi duydum ve ona sahip çıktım.
Şimdi kendi küçük evimdeyim. Pencereden dışarı bakarken içimde buruk bir huzur var. Bazen yalnız hissediyorum ama artık kendimi yok saymıyorum.
Kendime sık sık soruyorum: Acaba susmak mı daha kolaydı, yoksa konuşmak mı? Siz olsanız ne yapardınız?