Prensipler ve Kırık Kalpler: Bir Prababanın Gölgesinde

— Yeter artık! Bu evde benim sözüm geçer!

Prababaannem Şerife Hanım’ın sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Annemle göz göze geldik; annemin gözlerinde biriken yaşları gördüm ama o, her zamanki gibi başını eğip sessizce tabakları yıkamaya devam etti. Ben ise, elimdeki defteri sımsıkı tutuyordum. O defter, bana ait olan tek şeydi bu evde.

O gün, yine bir pazar sabahıydı. Kahvaltı masasında herkes suskun, sadece Şerife Hanım konuşuyordu. “Kızım, ekmeği öyle koparma, bıçakla kes,” dedi anneme. Annem usulca başını salladı. Babam ise gazeteye gömülmüş, sanki hiçbir şey duymuyordu. Ben ise, içimde büyüyen öfkeyi bastırmaya çalışıyordum.

Benim adım Elif. On altı yaşındayım ve bu evde nefes almak bile bazen suç gibi hissettiriyor. Herkesin hayatı Şerife Hanım’ın kurallarına göre şekilleniyor. Oysa ben başka bir hayat hayal ediyorum; özgürce gülmek, istediğim gibi giyinmek, kendi kararlarımı almak istiyorum. Ama bu evde, özellikle de prababaannemin gölgesinde, bunlar imkânsız.

Bir gün okuldan eve döndüğümde, annemi mutfakta ağlarken buldum. Yanına oturdum, elini tuttum. “Anne, neden hep susuyorsun?” diye sordum. Annem gözlerini kaçırdı. “Bazen susmak en iyisidir kızım,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Neden hep biz susmak zorundaydık? Neden Şerife Hanım’ın sözleri kanun gibiydi?

O akşam, babam işten geç geldi. Sofrada yine sessizlik hâkimdi. Şerife Hanım birden bana döndü: “Elif, bu sene üniversite sınavına hazırlanacaksın. Tıp okuyacaksın, başka yolu yok.”

İçimden bir çığlık koptu ama dışarıya sadece kısık bir ses çıktı: “Ben resim okumak istiyorum.”

Şerife Hanım’ın kaşları çatıldı. “Sanatla karın mı doyacak? Bizim ailede herkes ya öğretmen ya doktor olmuştur.”

Babam başını kaldırmadan mırıldandı: “Annen de öğretmendi.”

Annemin gözleri yine doldu. O an sofradan kalkıp odama koştum. Kapıyı kilitledim ve ağlamaya başladım. O gece defterime şunları yazdım: “Bir gün kendi hayatımı yaşayacağım.”

Ertesi sabah Şerife Hanım kapımı çaldı. “Kalk kızım, camları sil.”

İçimden isyan etmek geçti ama sustum. Camları silerken dışarıda oynayan çocukları izledim. Onlar özgürdü; ben ise camın arkasında tutsak gibiydim.

Bir gün okuldan dönerken en yakın arkadaşım Zeynep’le yürüyorduk.
— Elif, neden hiç bizimle dışarı çıkmıyorsun? dedi.
— Evde izin vermiyorlar, dedim.
Zeynep başını salladı: “Senin annen çok iyi biri ama neden bu kadar sessiz?”

O an Zeynep’in sorusu içimi dağladı. Annemin sessizliği bana da bulaşmıştı sanki.

Bir akşam babamla Şerife Hanım arasında tartışma çıktı. Babam ilk kez sesini yükseltti:
— Anne, Elif’in kendi hayatı var! Onu zorlayamazsın!
Şerife Hanım’ın yüzü asıldı: “Ben olmasam bu ev dağılır!”
Babam masadan kalkıp odasına gitti. Annem ise yine sustu.

O gece annem yanıma geldi.
— Elif, bazen geçmişin yükü ağır olur. Şerife Hanım çok şey yaşadı zamanında…
— Ama anne, biz neden onun acılarını taşımak zorundayız?
Annem cevap veremedi.

Bir hafta sonra büyük bir sır ortaya çıktı. Annemle mutfakta otururken Şerife Hanım içeri girdi ve elinde eski bir mektup vardı.
— Elif, bu mektubu senin okumanı istiyorum.
Mektubu açtım; yazan kişi prababaannemin gençliğinden biriydi. Mektupta şöyle yazıyordu:
“Sevgili Şerife, hayallerinin peşinden gitmekten korkma…”
Şaşkınlıkla Şerife Hanım’a baktım.
— Bu kim?
Gözleri doldu.
— Gençken ben de ressam olmak isterdim… Ama ailem izin vermedi.
O an her şey yerine oturdu. Şerife Hanım’ın katılığı aslında kendi kırık hayallerinin yansımasıydı.

O günden sonra evde hava biraz değişti. Şerife Hanım bana resim yapmam için izin verdi ama hâlâ eski alışkanlıklarından vazgeçmedi. Annem biraz daha cesur oldu; bazen babama karşı çıkmaya başladı.
Ama en önemlisi ben artık kendi sesimi bulmuştum.

Şimdi odamda oturup resim yaparken düşünüyorum: Acaba kaçımız ailemizin gölgesinde kendi hayallerimizden vazgeçiyoruz? Peki ya siz, hiç kendi sesinizi bulmak için savaşmak zorunda kaldınız mı?