İyi Niyetimin Bedeli: Bir Emeklinin Hayatındaki En Acı Ders
Kapı çalındığında, akşam ezanı yeni okunmuştu. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı ama yine de bastonumu alıp kapıya yöneldim. “Kim o?” diye seslendim. Kapının arkasından genç bir kadın sesi geldi: “Teyze, Allah rızası için bir bardak su verir misin? Çok yorgunum.”
İşte o an, içimdeki merhamet galip geldi. Kapıyı açtım. Karşımda, yanında üç yaşlarında bir çocuk ve arkasında mahcup bakışlı bir adam vardı. Kadının gözleri dolu doluydu. “Bizim başımıza çok kötü şeyler geldi, birkaç gün kalacak yerimiz yok. Allah rızası için bize yardım edin,” dedi.
Ben Halime Yıldız, 72 yaşındayım. Eşim yıllar önce vefat etti, çocuklarım ise İstanbul’un başka köşelerinde kendi hayatlarını kurdular. Bahçeli küçük evimde yalnız yaşıyorum. Yıllardır komşularım bana “Halime Teyze” der, herkesin derdine koşarım. O gün de kalbim dayanmadı, onları içeri aldım.
İlk geceyi salonda geçirdiler. Sabah kahvaltısında kadın – adının Zeynep olduğunu söyledi – bana sarıldı: “Allah senden razı olsun, annem gibi oldun.” Adam ise sessizdi, sadece başını salladı. Çocuk ise bana “babaannem” demeye başladı bile.
Günler geçti, evdeki huzurum yerini garip bir gerginliğe bıraktı. Zeynep mutfağıma alıştı, bazen benden habersiz dolabı karıştırıyor, adam ise akşamları geç geliyordu. Bir gün, altın küpelerimi bulamadım. İçimden “Herhalde bir yere koydum, unuttum” dedim. Ama ertesi gün cüzdanımdan 200 lira eksikti.
Kendimi suçladım: “Yaşlandın Halime, unutkansın artık.” Ama içimde bir ses huzursuzdu. Komşum Şükran Hanım’a anlattım: “Aman Halime abla, dikkat et. Bu devirde kimseye güven olmaz,” dedi. Ama ben yine de onları kovmaya kıyamadım.
Bir akşamüstü, Zeynep yanıma oturdu: “Teyze, bizim köyde annem hasta. Biraz para lazım, sonra hemen döneceğiz.” O an gözlerim doldu; cebimdeki son parayı da verdim. O gece uyuyamadım; içimde bir ağırlık vardı.
Ertesi sabah uyandığımda ev sessizdi. Salona girdim; ne Zeynep vardı ne de ailesi. Eşyalarım darmadağınıktı. Takılarım, cüzdanım, annemden kalan eski gümüş şekerlik bile yoktu! Dizlerimin bağı çözüldü, yere yığıldım.
Ağlayarak komşuma koştum: “Şükran! Hepsi gitmiş! Her şeyimi alıp gitmişler!” Şükran Hanım beni teselli etmeye çalıştı ama gözyaşlarımı tutamıyordum.
Polise gittik; ifade verdim. Polis memuru başını salladı: “Teyze, bu tür vakalar çok arttı son zamanlarda. Özellikle yaşlıları hedef alıyorlar.” O an utancımdan yerin dibine girdim; kendime kızdım: “Nasıl bu kadar saf olabilirim?”
Çocuklarımı aradım; telefonda kızım Ayşe bana kızdı: “Anne! Kaç kere söyledik sana! Tanımadığın insanları eve alma diye!” O an kendimi hem suçlu hem de yalnız hissettim.
Günlerce evde oturdum; her köşede onların izleri vardı. Çocuğun bıraktığı oyuncak ayı bile bana ihanet gibi geliyordu. Komşular gelip gidiyor, teselli etmeye çalışıyordu ama ben her gece kendi kendime soruyordum: “İyilik yapmak neden bu kadar acı verici oldu? İnsanlara güvenmek neden suç gibi hissettiriyor artık?”
Bir gün belediyeden sosyal hizmet görevlileri geldi; bana destek oldular ama kaybettiklerimin yerini hiçbir şey dolduramadı. En çok da insanlara olan güvenimi kaybettim.
Şimdi pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: “İnsan yaşlandıkça mı saflaşıyor yoksa dünya mı daha acımasız hale geliyor? İyiliğin bedeli bu kadar ağır mı olmalıydı? Siz olsanız ne yapardınız?”