Bir Pişmanlığın Gölgesinde: Affedemediğim Kızım ve Tanımadığım Torunum
“Anne, lütfen… Sadece bir kez konuşalım. Senden başka kimsem yok!”
Kızım Elif’in sesi, yıllar sonra ilk defa telefonumda yankılandığında, ellerim titredi. O an, içimdeki öfke ve özlem birbirine karıştı. Gözlerimden yaşlar süzüldü, ama dudaklarımda tek bir kelime yoktu. Yutkunup telefonu kapattım. O an, geçmişin tüm acısı yeniden üzerime çöktü.
Ben Şükran. 68 yaşındayım. Hayatım boyunca hep güçlü olmam gerektiğini söylediler bana. “Kadın dediğin dik durur, kimseye boyun eğmez,” derdi annem. Ama kimse bana affetmenin ne kadar zor olduğunu öğretmedi.
Küçük bir kasabada doğdum, sonra İstanbul’a göç ettik. Babam alkolikti, annem ise hep suskun. Evimizde huzurdan çok fırtına vardı. Ben de kendi ailemi kurduğumda, her şeyin farklı olacağına inanmıştım. Ama hayat, insanın en çok kaçtığı şeyleri önüne seriyor ya…
Kocam Mehmet’le evlendiğimizde umut doluydum. Oysa Mehmet de babam gibi içkiye düşkündü. Yine de Elif doğduğunda, her şeyin değişeceğine inandım. Elif benim için bir mucizeydi; gözlerinde hayatı, umudu görüyordum. Onu korumak için her şeyi yapardım.
Ama Elif büyüdükçe, aramızdaki mesafe de büyüdü. Lisede başka birine dönüştü; asi, öfkeli ve bana yabancı biri oldu. Bir gün okuldan aradılar: “Kızınız kavga etti.” O gün ilk defa Elif’in gözlerinde bana karşı bir nefret gördüm.
Yıllar geçti, Elif üniversiteye gitti. Ben ise yalnızlığın ne demek olduğunu o zaman anladım. Mehmet çoktan başka bir kadına gitmişti; ben ise Elif’in başarılarıyla avunuyordum. Sonra bir gün Elif eve geldi ve bana hayatımın en büyük darbesini vurdu:
“Anne, ben evleniyorum.”
“Kimle?” dedim, sesim titreyerek.
“Yusuf’la.”
Yusuf… Mahallede adı çıkmış bir çocuktu. Kumar oynar, kavga ederdi. Elif’in onunla ne işi olabilirdi? “O çocuk sana göre değil!” diye bağırdım. Elif ise gözlerimin içine bakıp, “Senin gibi olmak istemiyorum!” dedi ve kapıyı çarpıp çıktı.
O günden sonra Elif’le aramızda bir duvar örüldü. Düğününe gitmedim. Torunum Defne doğduğunda bile hastaneye gitmedim. Herkes bana kızdı: “Torununu görmeyecek misin?” dediler. Ama ben affedemedim; kızımın bana ihanet ettiğini düşündüm.
Yıllar geçti, Defne büyüdü. Komşular anlatıyor: “Çok akıllıymış, tıpkı sana benziyor.” İçim sızlıyor ama gururum izin vermiyor. Elif bazen arıyor, açmıyorum. Sonra bir gün posta kutuma bir mektup geldi:
“Anneciğim,
Defne bu yıl ilkokula başlıyor. Onu tanımanı çok isterim. Biliyorum, sana çok kırgınsın ama Defne’nin hiçbir suçu yok. Lütfen gel…”
Mektubu okurken ellerim titredi. Gözyaşlarımı tutamadım. O gece sabaha kadar uyuyamadım; geçmişteki hatalarımı düşündüm. Belki de en büyük hatayı ben yapmıştım…
Bir sabah kapı çaldı. Açtığımda karşımda Elif’i ve yanında minik Defne’yi gördüm. Defne utangaçça arkamdan bakıyordu.
“Anne… Sadece beş dakika,” dedi Elif.
İçeri aldım onları. Sessizlik… Defne bana yaklaştı:
“Babaannem sen misin?”
O an kalbim yerinden çıkacak sandım. Dizlerimin bağı çözüldü, yere çöktüm ve Defne’ye sarıldım. Yıllardır tuttuğum gözyaşlarımı bıraktım.
Elif sessizce ağlıyordu:
“Anne, ben hata yaptım belki ama sensiz yaşamak çok zor…”
O an anladım ki; affetmek sadece karşındakine değil, insana kendine de iyilikmiş.
Ama yine de içimde bir ses: “Bunca yıl kaybettiklerimizi geri getirebilir miyiz?”
Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız affedebilir miydiniz? Geçmişin yükünü bırakmak bu kadar kolay mı gerçekten?