Gidilmeyen Yollar: Bir Babadan Kalan Pişmanlıklar

“Baba, neden hiç tatile gitmedik biz?”

Küçük kızım Elif’in sesi, mutfakta çay demlerken bir hançer gibi saplandı kalbime. O an, camdan dışarı bakarken, yağmur damlalarının pencereye vurduğu o gri İstanbul akşamında, yıllardır kaçtığım bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım. Cevap veremedim. Sadece sustum. Çünkü ne söylesem yalan olacaktı.

Hayatım boyunca hep çalıştım. Babamın bakkalını devraldığım günden beri, sabah ezanıyla açtım dükkanı, gece yarısı kepengi indirirken yorgunluktan ellerim titrerdi. Annem derdi ki, “Oğlum, hayat çalışmakla geçmez, biraz da yaşa.” Ama ben yaşamanın çalışmak olduğunu sandım hep. Oysa şimdi, altmış beş yaşında, emekli maaşımla tek başıma oturduğum bu evde, geçmişin gölgeleriyle baş başa kaldım.

Eşim Zeynep’le evlendiğimizde hayallerimiz vardı. O, Ege’yi görmek isterdi; ben ise Kapadokya’da balonlara binmek. Ama her yaz geldiğinde ya dükkanda işler yoğun olurdu ya da para biriktirememiş olurdum. “Seneye gideriz,” derdim. O sene hiç gelmedi.

Çocuklar büyüdü. Elif ve abisi Murat. Onlara iyi bir hayat sunmak için daha çok çalıştım. Okul masrafları, kira, faturalar… Hep bir şeyler vardı. Murat liseyi bitirip üniversiteye gittiğinde aramızda bir soğukluk başladı. Oğlum bana “Baba, seninle hiç futbol oynamadık,” dediğinde içimden bir şeyler koptu. Ama yine de sustum. Çünkü nasıl konuşacağımı bilmiyordum.

Bir gün Zeynep’le tartıştık. “Sen bu evde sadece para kazanıyorsun, baba ya da eş olmuyorsun!” diye bağırdı bana. O an çok öfkelendim. “Ben sizin için çalışıyorum!” dedim. Ama şimdi düşünüyorum da, belki de sadece kendimi kandırıyordum.

Yıllar geçti. Zeynep hastalandı. Kanser dediler. O zaman anladım ki, zaman sandığımdan daha hızlı akıyor. Onunla hastane koridorlarında otururken, “Keşke birlikte daha çok anı biriktirseydik,” dedi bana. Gözlerinde bir hüzün vardı; affedemediği bir eksiklik.

Zeynep’i kaybettikten sonra ev daha da sessizleşti. Murat yurtdışına gitti, Elif ise kendi ailesini kurdu. Arada ararlar ama seslerinde bir mesafe var. Sanki aramızda görünmez duvarlar örülmüş.

Bir gün Elif torunum Defne’yi getirdi. Defne bana sarıldı ve “Dede, seninle parkta oynayalım mı?” dedi. O an gözlerim doldu. Çünkü Murat’ın çocukluğunda ona hiç zaman ayıramamıştım; şimdi torunumla telafi etmeye çalışıyordum ama içimde hep bir eksiklik vardı.

Komşum Mehmet Amca ile balkonda otururken sordum: “Mehmet Abi, sence biz nerede hata yaptık?” O da derin bir iç çekti: “Bizim kuşak hep çalıştı kardeşim… Ama çocuklarımızın gözlerindeki sevgiyi kaçırdık.”

Bir gece eski fotoğraflara bakarken Zeynep’in gençlik fotoğrafını buldum. Gözleri ışıl ışıl gülüyor… Yanında ben varım ama yüzümde hep aynı yorgun ifade. O an ağladım. Çünkü o fotoğraftaki adamı tanımıyordum artık.

Bir gün Murat aradı: “Baba, seni ziyarete gelmek istiyorum.” İçimde bir umut yeşerdi. Geldiğinde uzun uzun konuştuk. Bana dedi ki: “Baba, ben de şimdi çocuk sahibiyim ve seni daha iyi anlıyorum… Ama keşke birlikte daha çok vakit geçirseydik.”

O an ona sarıldım ve ağladım. “Oğlum, ben de keşke…” dedim ama cümle yarım kaldı.

Şimdi her sabah pencereyi açıp İstanbul’un kalabalığına bakıyorum. Geçmişte gitmediğim yolları, yapmadığım seyahatleri ve çocuklarımla kuramadığım bağı düşünüyorum. Hayat bir tren gibi; istasyonlarda durmadan geçiyor ve bazen geri dönmek mümkün olmuyor.

Belki de en büyük pişmanlığım; hayatı ertelemekti.

Siz hiç sevdiklerinizle vakit geçirmeyi ertelediniz mi? Ya da gidilmeyen yolların pişmanlığını yaşadınız mı?