Kırkıncı Yaşımda Unutulmak: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Bugün benim doğum günüm… Kırk yaşındayım. Ama evde çıt yok. Sanki ben yokmuşum gibi davranıyorlar.” Sabahın erken saatinde mutfağa indiğimde, oğlum Emir’in bilgisayar başında kulaklıkla oyun oynadığını, küçük oğlum Kerem’in ise televizyonun karşısında kahvaltı yaptığını gördüm. Eşim Murat ise her zamanki gibi gazetesine gömülmüş, bana bakmadan çayını yudumluyordu. İçimden bir ses, ‘Belki sürpriz yapacaklardır’ dedi. Ama saatler geçtikçe umutlarım birer birer sönmeye başladı.
Küçük bir Anadolu kasabasında, eski apartmanların arasında geçen hayatımda, ailem için her şeyi yapmıştım. Annemden öğrendiğim gibi; sofralar kurar, çocuklarımı okula hazırlar, eşimin işten gelişini dört gözle beklerdim. Ama bugün… Bugün sadece bir gölgeydim evde. Sessizce mutfağa geçip kendime bir dilim kek kestim. ‘İyi ki doğdun, Zeynep’ dedim kendi kendime. Gözlerim doldu, ama ağlamamaya çalıştım.
Akşamüstü Murat eve geldiğinde, elinde market poşetleri vardı. “Yemekte ne var?” diye sordu. Sanki bugün sıradan bir günmüş gibi… Oğullarım ise odalarına çekilmişti bile. Dayanamadım, “Bugün ne gün olduğunu biliyor musunuz?” dedim titrek bir sesle. Murat bana şaşkınlıkla baktı: “Salı… Ne olmuş?”
İşte o an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır verdiğim emeğin, sevgimin karşılığı bu muydu? Oğullarım bile dönüp bakmadı. Kerem’in sesi koridordan geldi: “Anne, bana cips almış mısın?”
Kendi doğum günümde, kendi ellerimle hazırladığım sofrada yalnız oturdum. Bir tabak pilav, biraz yoğurt… Mum bile yakmadım. O an annemin yıllar önce söylediği söz aklıma geldi: “Kadın olmak, bazen görünmez olmak demektir kızım.”
Gece ilerledikçe içimdeki öfke ve kırgınlık büyüdü. Balkona çıktım, kasabanın sessizliğine karışan hıçkırıklarımı kimse duymadı. Bir ara komşum Ayşe abla aradı, “Zeynep’ciğim iyi misin? Bugün doğum günün değil miydi?” dedi. Sesiyle birlikte gözyaşlarım daha da hızlandı. “İyiyim abla… Sağ ol,” diyebildim sadece.
O gece Murat’la ilk defa ciddi bir tartışma yaşadık. “Beni neden bu kadar görmezden geliyorsunuz? Ben de insanım! Ben de sevilmek, hatırlanmak istiyorum!” diye bağırdım. Murat önce şaşırdı, sonra savunmaya geçti: “Zeynep, abartıyorsun! Herkesin başında bin bir dert var. Doğum günü de neymiş?”
Oğullarım kapıdan kafalarını uzattılar; Kerem’in gözleri dolmuştu. Emir ise utanmış gibiydi. Ama kimse yanıma gelip sarılmadı.
Sabaha kadar uyuyamadım. İçimde yıllardır biriktirdiğim kırgınlıklar kabardı. Sabah olduğunda kararımı vermiştim: Artık kendimi de düşünecektim. O gün ilk defa kendime vakit ayırdım; kasabanın çay bahçesine gidip tek başıma oturdum, kitap okudum. Yan masada oturan yaşlı bir teyze bana gülümsedi: “Kızım, insan önce kendini sevecek.”
Eve döndüğümde Murat ve çocuklar sessizdi. Akşam yemeğinde Murat başını eğdi: “Haklısın Zeynep… Biz seni çok ihmal ettik.” Emir ve Kerem de özür dilediler ama içimdeki yara hemen kapanmadı.
O gece kendi kendime sordum: “Bir kadının değeri neden ancak kaybolduğunda anlaşılır? Biz anneler neden hep en son hatırlanırız?”
Sizce de anneler bazen fazla mı görünmez oluyor? Yoksa biz mi kendi görünmezliğimizi yaratıyoruz?