Eğer Daha Önce Karşılaşsaydık: Bir Hayatın Kırılma Noktası

— Ne olur, bu sefer bana yalan söyleme, dedi annem, gözleri dolu dolu bana bakarken. O an, hastane koridorunun soğukluğunu bile hissetmedim; sadece annemin titreyen elleri ve yüzündeki çaresizlik vardı. Bir anlığına çocukluğuma döndüm; annemin bana sarıldığı, saçlarımı okşadığı o güvenli günlere. Ama şimdi, aramızda görünmez bir duvar vardı.

O sabah, Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin ikinci katındaki onkoloji bölümüne girdiğimde, içimde tarifsiz bir ağırlık vardı. Annemin kanser olduğunu öğrendiğimizden beri hayatım altüst olmuştu. Babam yıllar önce bizi terk ettiğinden beri annemle birbirimize tutunarak yaşamıştık. Kardeşim Zeynep ise, her zaman bana mesafeli olmuştu. Belki de annemin bana daha çok ilgi göstermesindendi, bilmiyorum.

Bekleme salonunda herkesin yüzünde aynı endişe vardı. Yaşlı bir amca dua ediyor, genç bir kadın gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu. Annem ise sessizce elimi tutuyordu. “Kızım, doktor ne derse desin, sen güçlü olacaksın tamam mı?” dedi fısıltıyla. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. Çünkü ben ağlarsam, annem daha çok üzülürdü.

Doktorun odasına girdiğimizde, Zeynep çoktan oradaydı. Yüzünde soğuk bir ifade vardı. Doktor hanım raporları önümüze koydu: “Kemoterapiye hemen başlamamız gerekiyor. Süreç zor olacak ama birlikte başarabiliriz.” Annem başını salladı, ben ise Zeynep’in gözlerine baktım. O an, aramızdaki tüm kırgınlıklar yeniden su yüzüne çıktı.

Çocukken Zeynep’le hep kavga ederdik. Annem beni korur, Zeynep ise içine kapanırdı. Yıllar geçti, ben üniversite için İstanbul’a geldim, Zeynep ise memlekette kaldı. Annem hastalanınca ben işimi bırakıp yanına döndüm; Zeynep ise “Sen zaten hep annemin gözdesiydin” diyerek aramıza mesafe koydu.

O gün hastaneden çıkarken Zeynep yanıma yaklaştı:
— Senin yüzünden böyle oldu biliyorsun değil mi? Annemi yalnız bırakmasaydın belki bu kadar ilerlemezdi hastalığı.

Sözleri hançer gibi saplandı kalbime. Kendimi savunmak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Sadece başımı eğip yürüdüm. Eve dönerken annem sessizdi. Akşam yemeğinde çorba içmeye çalışırken birden ağlamaya başladı:
— Ben size ne yaptım da bu kadar birbirinizden uzaklaştınız? Ben ölürsem siz ne yapacaksınız?

O an içimde bir şeyler koptu. Annemi kaybetme korkusu ve kardeşimle aramdaki uçurum… Hepsi üstüme üstüme geliyordu.

Geceleri uyuyamaz oldum. Annemin odasından gelen öksürük sesleriyle uyanıyor, sabaha kadar dua ediyordum. Bir gece Zeynep’in odasının kapısını çaldım:
— Konuşmamız lazım.

Zeynep yorgun gözlerle kapıyı açtı:
— Ne konuşacağız ki? Her şey ortada.
— Annemi kaybedersek… birbirimizden başka kimsemiz yok. Neden bu kadar kırgınız?

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Zeynep gözyaşlarına boğuldu:
— Sen gittin, ben burada anneme bakmak zorunda kaldım! Herkes seni övdü, ben ise hep ikinci planda kaldım.

İlk kez onun acısını gerçekten hissettim. Sarıldık; yılların biriktirdiği öfke ve kırgınlık gözyaşlarımızla aktı gitti sanki.

Ama hayat bize nefes aldırmadı. Annemin durumu kötüleşti. Hastanede yatmaya başladı. Her gün başında nöbetleşe bekliyorduk. Bir gece annem elimi tuttu:
— Kızlarım… Benim için kavga etmeyin artık. Hayat kısa… Birbirinizi bırakmayın.

O gece annem son kez gözlerimizin içine baktı ve sabaha karşı sessizce aramızdan ayrıldı.

Cenazede herkes başsağlığı diledi ama içimdeki boşluk hiçbir şeyle dolmadı. Eve döndüğümüzde Zeynep’le uzun süre konuşmadık. Sonra bir gün mutfakta çay demlerken bana döndü:
— Annemiz için güçlü olmalıyız. Başka çaremiz yok.

O günden sonra birbirimize daha çok sarıldık. Ama içimde hep şu soru kaldı: Eğer daha önce konuşsaydık, birbirimizi daha iyi anlasaydık, annemiz daha mutlu olur muydu? Belki de hayatın en büyük pişmanlığı, sevdiklerimize zamanında sarılamamak…

Siz hiç sevdiklerinize geç kaldığınız oldu mu? Ya da bir kelimeyi söyleyemediğiniz için yıllarca pişmanlık yaşadığınız?