Babam Beni Unuttu: Bir Çocuğun Sessiz Çığlığı

“Anne, babama gitmek istemiyorum… Zeynep Teyze dedi ki, babam artık beni sevmiyormuş.”

Efe’nin sesi titriyordu. Küçük elleriyle dizlerini sarmış, başını bacaklarının arasına gömmüştü. O an, odada her şey dondu. Efe’nin arabalarla süslü pijaması, köşedeki oyuncak çantası, sandalyeye atılmış montu… Her şey yerli yerindeydi ama oğlumun gözlerindeki o kocaman boşluk, evimizin havasını bir anda değiştirdi.

Bir an nefes alamadım. “Kim dedi oğlum öyle şey?” dedim, sesim çatallandı. Efe cevap vermedi. Sadece omuzları hafifçe titredi. Yanına oturdum, saçlarını okşadım. “Baban seni çok seviyor. Sadece… bazen büyükler anlaşamıyor. Ama bu senin suçun değil.”

Efe başını kaldırmadı. “Ama babam aramıyor. Hani arayacaktı? Hani birlikte lunaparka gidecektik?”

Gözlerim doldu. Boşanmanın ardından her şeyin kolay olacağını sanmıştım. Oğlumun alışacağını, eski neşesine döneceğini… Ama gerçekler öyle değildi. Efe’nin babası, Serkan, yeni bir hayat kurmuştu. Yeni bir evi, yeni bir işi, yeni bir sevgilisi vardı. Efe’yle görüşmeleri ise mahkeme kararına bağlıydı; iki haftada bir, cumartesi günleri.

Ama son üç görüşmede Serkan ya iş bahanesiyle gelmemiş ya da arayıp Efe’yle konuşmamıştı. Efe ise her defasında kapının önünde, elinde küçük valiziyle beklemişti. O bekleyişin ardından gelen hayal kırıklığı, oğlumun gözlerinde büyüyen bir gölgeye dönüşmüştü.

O akşam Efe’yi zorla yatırdım. Yatağında dönüp durdu, uyuyamadı. Ben de salonda, elimde telefon, Serkan’ı arayıp aramamak arasında gidip geldim. Sonunda cesaretimi topladım ve aradım.

“Serkan, Efe çok üzgün. Onunla konuşman lazım.”

Telefonun diğer ucunda bir sessizlik oldu. Sonra Serkan’ın yorgun sesi geldi: “Aneta, işim çok yoğun. Zaten bu hafta sonu da toplantım var. Sonra telafi ederiz.”

“Serkan, oğlun seni bekliyor! Onun için bir saatini ayıramıyor musun?”

“Bak, suçlu hissettirme bana. Zaten yeterince zor bir dönemden geçiyorum.”

Telefonu kapattım. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. O an anladım ki, bazen en çok sevdiğin insan bile çocuğunun acısını göremeyebiliyor.

Ertesi sabah Efe okula gitmek istemedi. “Herkesin babası var, benim yok,” dedi. Sınıf arkadaşlarının babalarıyla hafta sonu futbol oynadıklarını anlatmaları, Efe’yi daha da içine kapatmıştı.

Okuldan arayan rehber öğretmen, Efe’nin son zamanlarda sessizleştiğini, derslere ilgisinin azaldığını söyledi. “Evde bir sorun mu var?” diye sordu. Boğazım düğümlendi. “Babasıyla görüşemiyor,” dedim. Öğretmen uzun uzun sustu. “Bu yaşta çocuklar için çok zor,” dedi sonunda. “Ona destek olmalısınız.”

Ama nasıl? Ben de bilmiyordum. Akşamları Efe’yle oyunlar oynadım, birlikte kek yaptık, resim çizdik. Ama ne yaparsam yapayım, Efe’nin gözlerindeki o hüzün gitmiyordu.

Bir gün annem aradı. “Kızım, belki de Serkan’la konuşup bir çözüm bulmalısınız. Çocuk arada kalmasın.”

Ama Serkan’la konuşmak her seferinde kavgaya dönüşüyordu. O, yeni hayatına alışmaya çalışıyor; ben ise Efe’nin yaralarını sarmaya çalışıyordum. Birbirimize yabancılaşmıştık.

Bir akşam Efe, elinde eski bir fotoğrafla yanıma geldi. Fotoğrafta üçümüz birlikte gülüyorduk. “Anne, neden artık böyle gülmüyoruz?” dedi.

Cevap veremedim. Sadece onu kucağıma aldım, sıkıca sarıldım. “Bazen hayat değişir oğlum. Ama ben hep yanındayım.”

O gece uzun uzun düşündüm. Belki de Efe’yi bir uzmana götürmeliydim. Ertesi gün psikolojik danışmandan randevu aldım. İlk seansın ardından danışman bana döndü: “Efe kendini suçlu hissediyor. Babasının gitmesinin sebebinin kendisi olduğunu düşünüyor.”

İçim parçalandı. Oğlumun küçücük omuzlarına bu kadar ağır bir yük binmişti.

Bir akşam Serkan’ı tekrar aradım. “Bak Serkan, Efe çok kötü durumda. Onunla konuşman lazım. Sadece bir telefon bile yeter.”

Serkan bu kez daha yumuşaktı. “Tamam,” dedi. “Bu akşam arayacağım.”

O akşam Efe’ye, “Baban seni arayacak,” dedim. Gözleri parladı. Saatlerce telefonu elinden bırakmadı. Sonunda Serkan aradı. Efe heyecanla konuştu ama konuşma kısa sürdü. Telefonu kapattıktan sonra Efe’nin yüzündeki gülümseme hemen silindi.

“Babam çok meşgulmüş,” dedi sessizce.

O an anladım ki, bazen bir çocuğun ihtiyacı olan tek şey, sevilmek ve değerli hissetmekti. Ama bunu ona veremiyordum. Ne ben, ne de Serkan.

Bir gün okulda veli toplantısı vardı. Diğer anneler babalarla gelmişti. Efe ise bana sıkıca sarıldı. “Anne, ben de babamla gelmek istiyorum,” dedi.

O gece Serkan’a uzun bir mesaj yazdım. “Efe seni çok özlüyor. Onu daha fazla ihmal edemezsin. Lütfen onun için biraz zaman ayır.”

Bir hafta sonra Serkan aradı. “Efe’yi bu hafta sonu alacağım,” dedi. Efe çok sevindi. Cumartesi sabahı valizini hazırladı, en sevdiği oyuncağını yanına aldı.

Ama Serkan yine geç kaldı. Efe pencerenin önünde saatlerce bekledi. Sonunda Serkan geldiğinde Efe’nin gözlerinde hem sevinç hem de kırgınlık vardı.

O hafta sonu Efe eve döndüğünde sessizdi. “Babamın yeni bir evi var anne,” dedi. “Orada başka bir kadın var. Bana pasta yaptı ama ben istemedim.”

Efe’nin dünyası bir kez daha sarsılmıştı. Ona sarıldım, “Her şey düzelecek oğlum,” dedim ama içimden buna ben de inanmıyordum.

Şimdi geceleri Efe’nin uyumasını bekliyorum ve kendi kendime soruyorum: Bir çocuk için en büyük yara, sevildiğinden şüphe etmek mi? Peki ya biz büyükler, çocuklarımızın kalbini gerçekten duyabiliyor muyuz? Sizce Efe’nin yaşadıklarını başka çocuklar da yaşıyor mudur?