Otuz Yıllık Evliliğin Ardından Sessiz Bir Veda: Bir Kadının Kendiyle Yüzleşmesi
Zil sesiyle irkildim. Kapının önünde alışveriş poşetleriyle kalakaldım. Anahtarı çevirirken, her zamanki o tanıdık ‘klik’ sesi gelmedi kulağıma. İçimde bir huzursuzluk, bir boşluk hissettim. Eve adımımı attığımda, mutfak masasında bembeyaz bir kağıt gözüme çarptı. Elimdeki poşetleri yere bırakıp, titreyen ellerimle o notu aldım.
“Affet beni, Ayşe. Daha fazla yapamıyorum. Hakkını helal et. – Mehmet”
O an, otuz yılın bütün ağırlığı omuzlarıma çöktü. Dizlerim titredi, sandalyeye zor attım kendimi. Gözlerim masanın üzerindeki boş çay bardağına takıldı. Daha sabah birlikte kahvaltı etmiştik, sessizce, alışkanlıkla. Oysa şimdi, evde bir tek ben vardım ve Mehmet’in yokluğuyla baş başaydım.
Kafamda binlerce soru dönüp duruyordu. Nerede hata yaptım? Ne zaman bu kadar uzaklaştık? Oysa ben her sabah onun gömleğini ütüler, akşam yemeğini hazırlar, çocuklarımızdan haber beklerdim. Hayatımız sıradan ama huzurluydu sanıyordum. Meğer ne çok yanılmışım.
Telefonum çaldı, arayan kızım Elif’ti. Sesim titreyerek açtım:
– Anne, iyi misin? Babam bana mesaj atmış, birkaç gün aramayın demiş… Ne oluyor?
Yutkundum, kelimeler boğazıma düğümlendi:
– Baban… gitti kızım.
Elif’in sesi bir anda yükseldi:
– Ne demek gitti? Nereye gitti? Kavga mı ettiniz?
– Hayır, kavga etmedik… Sadece… Sadece gitti işte.
O an ağlamaya başladım. Elif telefonda sustu, sonra fısıldadı:
– Geleyim mi anne?
– Hayır, gelme… Sadece biraz zamana ihtiyacım var.
Telefonu kapattıktan sonra evin sessizliği üzerime çöktü. Otuz yıl boyunca bu evde ne çok şey yaşanmıştı: çocukların ilk adımları, bayram sofraları, tartışmalar, barışmalar… Şimdi ise duvarlar bile bana yabancıydı.
Akşam olunca komşum Fatma kapıyı çaldı. Gözleri endişeliydi:
– Ayşe, iyi misin? Mehmet’i sabah valizle gördüm… Bir şey mi oldu?
Gözlerim doldu:
– Gitti Fatma… Beni terk etti.
Fatma sarıldı bana:
– Allah sabır versin canım. Erkek milleti işte… Ama sen güçlüsün, atlatırsın.
Fatma’nın tesellisi içimi biraz rahatlatsa da, gece olunca yalnızlık daha da ağır bastı. Yatakta dönüp durdum. Mehmet’in yastığına başımı koydum, kokusu hâlâ üzerindeydi. Gözyaşlarım yastığa aktı.
Ertesi gün annemi aradım. Annem yıllardır köyde yaşıyor, yaşlı ve hasta. Telefonda sesi titrekti:
– Kızım, ne oldu anlat hele?
– Anne… Mehmet gitti.
– Kızım, erkek gider de kadın kalır. Sen çocuklarını büyüttün, torunlarını gördün. Bundan sonrası Allah’a kaldı.
Annemin sözleriyle biraz olsun teselli buldum ama içimdeki boşluk dinmedi. Günler geçtikçe Mehmet’ten haber alamadık. Elif ve oğlum Murat sürekli arıyor, “Anne iyi misin?” diye soruyorlardı. Onlara güçlü görünmeye çalıştım ama geceleri ağlamaktan gözlerim şişiyordu.
Bir hafta sonra kapı çaldı. Mehmet’in ablası Emine Hanım gelmişti. Yüzü asık, gözleri doluydu:
– Ayşe, kardeşim ne yaptı sana? Neden böyle oldu?
Başımı öne eğdim:
– Vallahi bilmiyorum abla… Hiçbir şey söylemedi. Sadece bir not bırakıp gitti.
Emine Hanım iç çekti:
– Mehmet çocukluğundan beri içine atar her şeyi… Belki de yıllardır biriktirdiği dertleri vardı.
O an fark ettim ki, biz yıllarca aynı evde yaşasak da birbirimize ne kadar yabancılaşmışız. Herkes kendi derdini içine atmış, konuşmamışız bile.
Bir akşam Elif yanıma geldi. Elinde eski bir fotoğraf albümü vardı. Beraber albümü açtık; düğün fotoğraflarımız, çocukların doğum günleri… Elif gözyaşları içinde sordu:
– Anne, babam hiç mi mutlu olmadı bizimle?
O an cevap veremedim. Belki de Mehmet’in gitmesinin sebebi buydu: İçinde büyüyen mutsuzluklar, konuşulmayan dertler…
Günler geçtikçe evdeki sessizliğe alışmaya başladım. Sabahları kendi kendime kahvaltı hazırlıyor, akşamları televizyonun karşısında uyuyakalıyordum. Komşular arada uğruyor, “Ayşe abla bir ihtiyacın var mı?” diye soruyordu.
Bir gün markette eski bir arkadaşımı gördüm: Zeynep. Yıllardır görüşmemiştik. Halimi görünce hemen sordu:
– Ayşe ne oldu sana böyle? Çok zayıflamışsın.
Başımı eğdim:
– Mehmet gitti Zeynep… Beni terk etti.
Zeynep sarıldı bana:
– Ben de yıllar önce aynı şeyi yaşadım Ayşe… Kolay değil ama geçiyor inan bana.
O an anladım ki yalnız değildim; benim gibi nice kadın vardı bu ülkede terk edilen, yalnız kalan… Ama yine de ayakta kalmayı başaran.
Bir akşam oğlum Murat geldi; elinde bir çiçek buketiyle:
– Anneciğim, seni çok seviyoruz. Ne olursa olsun yanındayız.
O an gözyaşlarımı tutamadım. Çocuklarım için güçlü olmam gerektiğini anladım.
Aylar geçti; Mehmet’ten hâlâ haber yoktu. Bir gün posta kutusunda bir zarf buldum: Boşanma dilekçesi… İçimde bir şey koptu o an ama sonra düşündüm: Belki de bu yeni bir başlangıçtı benim için.
Şimdi her sabah aynaya bakıp kendime soruyorum: “Ayşe, sen kimsin? Otuz yıl boyunca sadece eş ve anne miydin? Yoksa kendi hayatını kurabilecek kadar güçlü müsün?”
Siz olsaydınız ne yapardınız? Hayatınızın merkezine kendinizi koymayı başarabilir miydiniz?