Kayıp Cüzdanda Saklı Kader

“Yine mi kavga ettiniz, oğlum?” Annemin sesi, mutfağın kapısından sızan ışık gibi titrek ve endişeliydi. Ellerim hâlâ titriyordu; sabah Eminönü’nde simit satarken yaşadığım olay aklımdan çıkmıyordu. Cebimdeki cüzdanı yokladım. O an, içimde bir şeylerin değişeceğini hissettim ama ne olduğunu bilmiyordum.

Sabahın köründe, Galata Köprüsü’nün ayazında simit tezgâhımı kurarken, yanımdan hızla geçen bir adamın yere düşürdüğü cüzdanı fark ettim. Etrafıma bakındım; kimse görmemişti. Cüzdanı elime aldım, içini açtım. Birkaç eski fotoğraf, bir miktar para ve bir kimlik kartı… İsmi görünce kalbim sıkıştı: “Mehmet Akif Yıldız.” O isim… O soyadı… Babamın adıydı bu. Onu en son on yaşımdayken görmüştüm. Annemle kavga edip evi terk ettiğinde arkasından koşmuştum ama dönüp bakmamıştı bile.

O an annemin sesiyle irkildim: “Yusuf, oğlum, iyi misin?”

“İyiyim anne,” dedim ama sesim titriyordu. Cüzdanı cebime koyup tezgâhıma döndüm. O gün boyunca aklımda hep aynı soru vardı: Babam buralarda mıydı? Yıllardır haber alamamıştık. Annem, babamın adını anmak bile istemezdi. “O adam öldü benim için,” derdi hep.

Akşam eve döndüğümde annem sofrayı hazırlıyordu. Küçük kardeşim Elif, ödevlerini yapmaya çalışıyordu ama gözleri sürekli bana kayıyordu. “Abi, bugün başına bir şey mi geldi?” diye sordu usulca.

“Yok bir şey,” dedim ama gözlerimi kaçırdım. İçimdeki fırtına dinmiyordu. Cüzdanı tekrar açıp kimliğe baktım. Adres kısmında Üsküdar yazıyordu. Bir an tereddüt ettim ama sonunda kararımı verdim: Ertesi gün o adrese gidecektim.

Gece boyunca uyuyamadım. Annemin geçmişte yaşadığı acıları düşündüm. Babamın gidişiyle nasıl yıkıldığını, yıllarca nasıl tek başına mücadele ettiğini… Ama içimde bir umut vardı; belki babam değişmiştir, belki pişmandır.

Ertesi sabah, simit tezgâhını arkadaşıma emanet edip vapura bindim. Üsküdar’a vardığımda ellerim buz gibiydi. Adresteki apartmanı buldum. Kapıyı çaldım. Açan yaşlı bir kadındı.

“Mehmet Akif Yıldız burada mı oturuyor?” dedim.

Kadın gözlerini kısıp bana baktı. “Sen kimsin evladım?”

“Ben… Ben Yusuf,” dedim, yutkunarak. “Oğluyum.”

Kadının gözleri doldu. “Gel içeri,” dedi sessizce.

İçeri girdiğimde babamı gördüm; saçları bembeyaz olmuştu, gözleri yorgun ve mahzundu. Beni görünce önce tanıyamadı, sonra gözleri büyüdü.

“Yusuf…” dedi fısıltıyla.

O an içimdeki öfke ve özlem birbirine karıştı. “Neden gittin baba? Neden bizi bıraktın?”

Babam başını eğdi. “Bazen insan kendinden bile kaçmak ister oğlum,” dedi kısık sesle. “Sizin iyiliğiniz için gittiğimi sandım ama en çok size zarar verdim.”

Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Annem hâlâ seni affedemedi,” dedim.

Babam titreyen elleriyle cüzdanını aldı benden. “Sana anlatacak çok şeyim var,” dedi. “Ama önce beni dinlemeye hazır mısın?”

Saatlerce konuştuk o gün. Babamın hastalığını, yalnızlığını, pişmanlıklarını öğrendim. Hayatında ilk kez gözyaşlarını saklamadı benden.

Eve döndüğümde annem beni kapıda bekliyordu. Gözlerimdeki kırmızıdan her şeyi anlamıştı.

“Onu buldun mu?” diye sordu sessizce.

Başımı salladım. “Çok hasta anne,” dedim. “Belki de son şansı…”

Annem uzun süre sustu. Sonra gözlerinden yaşlar süzüldü. “Bazen affetmek en zorudur oğlum,” dedi. “Ama insan affetmeden huzur bulamaz.”

O gece ailemizin kaderi değişti. Annemle babam yıllar sonra ilk kez telefonda konuştular; gözyaşları içinde birbirlerinden özür dilediler.

Şimdi her sabah Eminönü’nde simit satarken, kayıp bir cüzdanın hayatımı nasıl değiştirdiğini düşünüyorum. Belki de kader, bazen en beklenmedik anda karşımıza çıkar.

Siz olsaydınız ne yapardınız? Geçmişin acılarını affedebilir miydiniz? Yoksa her şey için çok mu geç olurdu?