Söylenmeyenlerin Gölgesinde: Bir Baba-Oğul Hikayesi

“Alo? Mehmet Bey’le mi görüşüyorum?”

Telefonun ucundaki kadın sesi titrek ve mesafeliydi. Sabahın köründe, henüz kahvemi bile içmemişken, bu yabancı numara içimde tuhaf bir huzursuzluk uyandırmıştı. “Evet, benim,” dedim. “Buyurun?”

“Ben Ayşe Hanım, Gülbahar Huzurevi’nden arıyorum. Babanız, İsmail Yıldırım hakkında konuşmak istiyordum.”

İsmail Yıldırım… O isim, yıllardır ağzıma almadığım, hatta düşünmemeye çalıştığım bir yük gibi içime çöktü. Babam. Onu en son gördüğümde, annemin mezarı başında suskun ve yabancıydı. O günden sonra ne aradı ne de sordu. Ben de aramadım. Arayamadım.

Ayşe Hanım’ın sesiyle kendime geldim. “Babanızın sağlık durumu kötüleşti. Sizi görmek istiyor.”

Bir an sustum. İçimde öfke, kırgınlık ve merhamet birbirine karıştı. “Ben… Düşünmem lazım,” diyebildim sadece.

Telefonu kapattıktan sonra pencereden dışarı baktım. İstanbul’un gri sabahında, çocukluğumun geçtiği o eski mahalleyi düşündüm. Babamla oynadığımız misketleri, annemin yaptığı zeytinyağlı dolmayı, akşamları televizyonun karşısında suskun oturuşumuzu… Sonra o geceyi hatırladım: Annem hastaneye kaldırılmıştı, babam ise eve sarhoş gelmişti. O gece annemi kaybettik. Babam bir daha eskisi gibi olmadı. Ben de.

O gün işe gitmedim. Kafamda binbir düşünceyle huzurevine doğru yola çıktım. Takside camdan dışarı bakarken, kendi kendime sordum: “Onca yıl sonra ne söyleyebilirim ki? Hangi kelime bu kadar sessizliği bozabilir?”

Gülbahar Huzurevi’ne vardığımda, kapıda yaşlı bir adam oturuyordu. Gözleri uzaklara dalmıştı. İçeri girip adımı söyledim. Ayşe Hanım beni karşıladı, yüzünde anlayışlı bir ifade vardı.

“Babanız sizi bekliyor,” dedi yavaşça.

Odaya girdiğimde, babam pencerenin önünde oturuyordu. Saçları bembeyaz olmuştu, elleri titriyordu. Beni görünce gözleri doldu ama hiçbir şey söylemedi. Ben de sustum. O an, yılların yüküyle iki yabancı gibi karşı karşıya oturduk.

“Mehmet…” dedi sonunda kısık bir sesle.

“Buradayım,” dedim. Sesim çatallandı.

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra babam konuşmaya başladı:

“Biliyorum, sana çok şey borçluyum. Anneni kaybettiğimiz gece… Sana sahip çıkamadım. Kendime de çıkamadım.”

İçimdeki öfke kabardı. “Neden baba? Neden bizi yalnız bıraktın? Annem öldükten sonra ben çocuktum, sen ise yoktun!”

Babam başını eğdi. “Kendimi affedemedim oğlum. Her gün o geceyi tekrar yaşadım. Ama sana anlatacak gücüm olmadı.”

Gözlerim doldu. “Ben de seni affedemedim baba… Ama her gece seni düşündüm. Keşke bir kez olsun bana sarılsaydın.”

Babamın gözlerinden yaşlar süzüldü. “Sana sarılacak kadar güçlü değildim oğlum.”

O an anladım ki, yıllarca içimizde taşıdığımız acılar bizi birbirimizden uzaklaştırmıştı. Annemin yokluğu, babamın suskunluğu ve benim kırgınlığım… Hepsi birer duvar olmuştu aramızda.

O gün saatlerce konuştuk. Babam bana gençliğini anlattı; dedemin ona nasıl sert davrandığını, anneme nasıl aşık olduğunu… Sonra annemin hastalığını ve o geceyi… Her kelimesiyle içimdeki düğümler biraz daha çözüldü.

Akşam olduğunda huzurevinden ayrılırken, babam elimi tuttu.

“Beni affedebilir misin?” dedi titrek bir sesle.

Bir an düşündüm. Affetmek kolay değildi ama denemek istedim.

“Bilmiyorum baba… Ama deneyeceğim.”

Eve dönerken içimde tuhaf bir hafiflik vardı. Yıllarca taş gibi duran kalbimde ilk kez bir çatlak oluşmuştu.

Ertesi hafta babamı tekrar ziyaret ettim. Ona sevdiği baklavadan götürdüm. Bu sefer daha çok konuştuk; geçmişi, pişmanlıkları ve umutları… Her seferinde biraz daha yakınlaştık.

Bir gün babam bana eski bir kutu verdi. İçinde çocukluğuma ait fotoğraflar, annemin yazdığı mektuplar ve bana hiç göndermediği bir sürü kartpostal vardı.

“Her doğum gününde sana yazdım,” dedi babam gözleri dolu dolu.

O kartpostalları okurken ağladım. Babam da ağladı.

Bir ay sonra babam vefat etti. Onu son yolculuğuna uğurlarken içimde buruk bir huzur vardı. Söylenmeyen çok şey kalmıştı ama en azından bazı yaraları birlikte sarmıştık.

Şimdi bazen pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Acaba affetmek için çok mu geç kalıyoruz? Yoksa her zaman yeni bir başlangıç mümkün mü? Siz ne düşünüyorsunuz?