Kredi Borcu Bir Günlük Mola Yok: İstanbul’da Bir Ev, Bir Aile ve Kırılan Hayaller
“Senin evin mi, bizim evimiz mi?” diye bağırıyordu annem, mutfağın ortasında. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Anahtarımı çevirip kapıyı açtığımda, içeriden gelen kızarmış patates kokusu ve televizyonun yüksek sesiyle karşılaştım. Oysa ben, işten çıkıp eve dönerken tek istediğim biraz huzurdu. Ama o akşam, huzurdan çok uzaktaydım.
Evin salonunda kardeşim Serkan, ayaklarını sehpanın üstüne uzatmış, elinde kola şişesiyle maç izliyordu. Üzerinde benim eski tişörtüm vardı. “Hoş geldin abla,” dedi umursamazca. Annem ise mutfakta tencereyi karıştırıyordu. “Yemek hazır, gel otur,” dedi bana bakmadan. Sanki bu evdeki tek yabancı bendim.
Oysa bu ev… Bu dört duvarı almak için yıllarca çalıştım. Bankadan kredi çekerken, her ay maaşımın yarısını öderken kimse yanımda yoktu. Annem hep, “Kız başına ne yapacaksın ev alıp? Evlenince kocan alır,” derdi. Ama ben inat ettim. İstanbul’da bir kadın olarak kendi evimin anahtarını cebime koymak istedim. Herkesin hayali başka; benimki buydu.
Geçen hafta eşim ve kızımla kısa bir tatil için Bursa’ya gitmiştik. Biraz nefes almak, şehirden uzaklaşmak istedik. Dönüşte ise bu manzara… Annem, Serkan’ı benim iznim olmadan eve yerleştirmişti. “Oğlan işsiz kaldı, biraz sende kalsın,” dedi. Sanki bu evin sahibi ben değilmişim gibi.
“Anne, bu ev benim! Kredisi hâlâ bitmedi! Ben öderken kimse yoktu yanımda!” dedim gözlerim dolarak. Annem ise bana sırtını döndü: “Senin olsun diye mi doğurdum seni? Hep kendini düşünüyorsun! Serkan da senin kardeşin!”
Serkan ise hiç oralı değildi. “Abla, iki hafta kalacağım sadece. İş bulunca çıkarım zaten,” dedi ama gözlerinde o rahatlık vardı; sanki burası onun hakkıymış gibi.
Eşim Murat ise kapının önünde valizlerle bekliyordu. Kızımız Zeynep ise korkmuş gözlerle bana bakıyordu. “Anne, eve giremeyecek miyiz?” diye fısıldadı.
O gece Murat’la arabada oturduk uzun süre. “Ne yapacağız?” diye sordu bana. “Burası senin evin ama aileni de karşına almak istemiyorsun.” Haklıydı. Annemle aramızda hep bir mesafe vardı ama yine de onu üzmek istemezdim. Ama ya kendi ailem? Kendi huzurum?
Ertesi sabah annemi karşıma aldım. “Anne, bu böyle olmaz. Benim de bir ailem var artık. Kendi evimde misafir gibiyim!” dedim. Annem ise gözlerini kaçırdı: “Serkan’ın başka gidecek yeri yok. Sen güçlü kızsın, idare edersin.” O an anladım ki, annemin gözünde ben hep güçlü olmak zorundaydım; Serkan ise hep korunmaya muhtaç çocuktu.
Küçüklüğümüzden beri böyleydi aslında. Babam öldüğünde ben 15, Serkan 10 yaşındaydı. Annem hep Serkan’a daha çok kol kanat gerdi; ben ise kendi başımın çaresine bakmayı öğrendim. Ama şimdi… Yıllarca biriktirdiğim huzurumu kaybetmek istemiyordum.
Bir hafta boyunca evde gerilim hiç azalmadı. Murat işten geç gelmeye başladı; Zeynep odasından çıkmaz oldu. Ben ise her sabah bankaya kredi ödemesi yaparken içimden küfrediyordum: “Bu evde bana ait olan ne kaldı?”
Bir akşam Serkan’ı mutfakta yakaladım. Buzdolabındaki son yoğurdu almıştı; Zeynep’in sabah kahvaltısı için ayırmıştım oysa. “Serkan, biraz dikkat et! Burada üç kişiyiz,” dedim sinirle.
Serkan ise bana ters ters baktı: “Abla, ne var yani? Bir yoğurt için mi kavga edeceksin? Zaten iki haftaya çıkacağım dedim ya!”
Ama iki hafta geçti, üç oldu… Serkan iş bulamadı; annem de gitmek istemedi. Evin içinde adeta görünmez oldum. Bir gün Murat valizini topladı: “Ben Zeynep’le anneme gidiyorum bir süre. Burası artık bizim evimiz değil,” dedi sessizce.
O an dizlerimin bağı çözüldü. Yıllarca hayalini kurduğum evde tek başıma kaldım; ama aslında hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.
Bir gece anneme bağırdım: “Yeter artık! Ben de insanım! Ben de yoruluyorum! Bu evde biraz huzur istiyorum!” Annem ise gözyaşlarıyla bana baktı: “Ben ne yapayım? Oğlum perişan! Sen güçlü kızsın…”
O gece sabaha kadar ağladım. Sabah bankaya gidip kredi borcumu sordum; daha üç yıl vardı bitmesine… Sonra Murat’ı aradım: “Haklıydın,” dedim, “Burası bizim evimiz değilmiş…”
Serkan sonunda bir iş buldu ve taşındı ama aramızdaki mesafe hiç kapanmadı. Annem hâlâ arada gelir; ama ben artık eski ben değilim.
Şimdi bazen pencereden İstanbul’a bakarken düşünüyorum: Bir kadın olarak kendi emeğimle kurduğum hayat neden hep başkalarının yükünü taşımak zorunda? Aile olmak fedakârlık mı demek yoksa kendinden vazgeçmek mi?
Siz olsanız ne yapardınız? Aileniz için kendi huzurunuzdan vazgeçer miydiniz?