Buzun Üzerinde Kırılan Hayaller: Bir Dostluğun Hikayesi

“Bunu bana nasıl yaparsın Emre?!” diye bağırdım, sesim alışveriş merkezinin otoparkında yankılandı. Arabamın kapısını öyle bir çarptım ki, içerideki sıcaklık bir anda dışarıdaki buz gibi havaya karıştı. O an, içimdeki öfke ve hayal kırıklığı, Ankara’nın ayazından bile daha keskin hissettirdi kendini.

Emre, çocukluğumdan beri yanımda olan tek dostumdu. Mahallede misket oynarken başlayan arkadaşlığımız, üniversiteye kadar hiç sarsılmamıştı. Ama şimdi, annemin doğum günü için son anda alışverişe çıkmışken, Emre’nin bana yaptığı şeyin ağırlığı altında eziliyordum. Dün gece öğrendiğim gerçeği hâlâ hazmedememiştim: Emre, iş yerinde bana ait olan terfiyi gizlice kendi lehine çevirmişti. Bunu bana söylemeden, arkamdan iş çevirmişti.

Otoparkta titreyen ellerimle sigaramı yakmaya çalışırken, Emre yanıma geldi. Gözlerinde suçluluk vardı ama gururu da elden bırakmıyordu. “Bak Burak,” dedi, sesi çatallıydı, “ben de istemezdim böyle olmasını. Ama senin ailenin durumu iyi, benimse babam işsiz kaldı. O terfiye ihtiyacım vardı.”

Bir an sustum. Kafamda annemin bana çocukluğumdan beri söylediği sözler yankılandı: “İyi dost, zor günde belli olur.” Ama ya dostun seni en zor günde sırtından bıçaklarsa? İçimdeki öfkeyi bastıramadım. “Sen benim dostum değildin demek ki,” dedim. “Ben sana her şeyimi açtım, sen ise ilk fırsatta arkamdan iş çevirdin.”

Emre gözlerini kaçırdı. “Burak, bak… Annene hediye alacaksan beraber gidelim. Hem konuşuruz.”

İçimde bir şeyler kırılmıştı ama yine de yalnız kalmak istemedim. Belki de insan en çok ihanete uğradığında bile yanında birini ister. Beraber alışveriş merkezine girdik. İnsanlar yılbaşı alışverişi telaşında koşturuyordu; kimse bizim içimizde kopan fırtınadan haberdar değildi.

Birlikte mağazaları dolaşırken, Emre’nin sessizliği beni daha da sinirlendiriyordu. Sonunda bir parfüm aldım anneme; kasada beklerken Emre cebinden eski bir not defteri çıkardı. “Bak,” dedi, “bunu saklıyorum hâlâ.” Defterin arasında ilkokulda yazdığımız bir dostluk yemini vardı: “Her zaman birbirimizin yanında olacağız.”

Bir an gözlerim doldu. O günleri düşündüm; babamın işten çıkarıldığı yıl, Emre’nin ailesi bize yemek getirmişti. Sonra bizim evdeki ilk bilgisayarı Emre ile birlikte kurmuştuk. Ama şimdi… Şimdi aramızda buzdan bir duvar vardı.

Alışverişten çıkınca arabaya bindik. Yolda sessizlik vardı; Ankara’nın gri gökyüzü sanki içimizi yansıtıyordu. Birden Emre konuştu: “Burak, biliyorum affetmen zor. Ama ben de çaresizdim. Babam hâlâ işsiz ve evde huzur kalmadı. Annem ağlıyor sürekli. O terfi bana umut oldu.”

Bir an empati yapmaya çalıştım ama içimdeki kırgınlık ağır bastı. “Peki ya ben? Benim hayallerim? Senin yüzünden patron bana güvenini kaybetti. Ailem benden başarı bekliyor; annem her gün ‘Oğlum seninle gurur duyuyorum’ diyor ama ben artık aynaya bakamıyorum.”

Emre başını eğdi. “Biliyorum… Ama başka yolum yoktu.”

O an anladım ki Türkiye’de dostluklar da ekonomik krizlerden nasibini alıyordu. Herkes kendi derdine düşmüş, hayatta kalmak için en yakınını bile harcamaktan çekinmiyordu.

Eve döndüğümde annem mutfakta börek açıyordu. Yüzünde yorgun ama umutlu bir gülümseme vardı. “Burak’ım, iyi misin?” diye sordu.

“İyiyim anne,” dedim ama sesim titredi.

O gece odama çekildim ve eski fotoğraflara baktım. Emre ile birlikte çekildiğimiz bayram fotoğrafları… O zamanlar hayat daha kolaydı sanki; ya da biz daha saf ve umutluyduk.

Ertesi gün annemin doğum günüydü. Masada ailem ve birkaç akraba vardı ama içimdeki boşluk büyüyordu. Annem hediyesini açarken gözleri parladı: “Canım oğlum, ne güzel düşünmüşsün!” dedi.

Ama ben o an sadece Emre’yi düşündüm; acaba o da evinde ailesine umut olabilmiş miydi? Yoksa vicdan azabıyla mı boğuşuyordu?

Bir hafta boyunca Emre’den haber almadım. Sonunda bir akşam kapım çaldı; elinde eski defterle gelmişti yine.

“Burak,” dedi, “belki dostluğumuz bitti ama sana borcumu ödemek istiyorum. Terfiden aldığım ilk maaşımdan sana pay ayırdım.”

O an gözlerim doldu; parayı almak istemedim ama onun çaresizliğini de gördüm.

“Emre,” dedim, “belki para dostluğu geri getirmez ama belki affetmek ikimize de iyi gelir.”

Birbirimize sarıldık; gözyaşlarımız Ankara’nın soğuğunda buhar olup uçtu.

Şimdi düşünüyorum da; acaba Türkiye’de dostluklar neden bu kadar kırılgan? Ekonomik sıkıntılar mı bizi birbirimize düşman ediyor, yoksa asıl sorun içimizde mi? Sizce gerçek dostluk affedebilir mi? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?