Yüzde Otuzun Hesabı: Bir Evliliğin Sessiz Çatlağı
“Ayşe, bu ay faturalar biraz fazla geldi. Sen de artık evin masraflarının yüzde otuzunu üstlenir misin?” Murat’ın sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki bulaşık süngerini sıktım, sıcak su avuçlarımı yaktı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim yorgunluk ve kırgınlık, boğazımda düğümlendi.
Murat, on iki yıllık evliliğimiz boyunca hep çalıştı. Ben ise yarı zamanlı bir işte çalışıyordum; hem çocuğumuz Defne’ye bakıyor, hem de evin tüm yükünü sırtlanıyordum. Sabahları Defne’yi okula hazırlamak, ardından markete koşmak, akşam yemeğini yetiştirmek, çamaşırları asmak… Her şey benim üzerimdeydi. Murat ise akşamları yorgun argın eve gelir, koltuğa uzanır, televizyonun karşısında sessizce yemek yerdi.
O gün Murat’ın söyledikleri içimi acıttı. “Tabii,” dedim sessizce, “yüzde otuzunu ben öderim.” Ama içimde bir şeyler kırılmıştı. O gece yatağa uzandığımda gözlerim tavana dikildi. “Benim emeğim neden hiç görünmüyor?” diye sordum kendime. Sabahları Defne’nin saçlarını örmekten, akşamları Murat’ın gömleklerini ütülemeye kadar yaptığım her şey… Bunların hiçbiri para olarak ölçülemiyordu ama hayatımızı ayakta tutan buydu.
Ertesi sabah kararımı verdim. Eğer evin masraflarının yüzde otuzunu ben karşılayacaksam, ev işlerinin de yüzde otuzunu yapmayacaktım. Defne’yi okula hazırladım ama kahvaltı masasını toplamadan çıktım. Akşam yemeğinde sadece kendime tabak koydum, Murat’ın gömleğini ütülemedim. Çamaşırlar makinede bekledi, salonun ortasında oyuncaklar dağıldı.
İlk gün Murat pek fark etmedi. İkinci gün ise akşam eve geldiğinde suratını buruşturdu: “Ayşe, bu ne dağınıklık? Yemek hazır değil mi?”
Sakin bir sesle cevap verdim: “Bugün yüzde yetmişini yaptım. Kalan yüzde otuzu sana ait.”
Murat önce anlamadı, sonra öfkelendi: “Senin işin bu değil mi? Ben bütün gün çalışıyorum!”
İçimdeki öfke patladı: “Ben de çalışıyorum Murat! Hem dışarıda hem evde! Ama sen sadece maaşını getiriyorsun diye her şeyin yükünü bana mı bırakacaksın?”
O gece evde buz gibi bir hava esti. Defne odasında sessizce oyun oynarken, ben mutfakta ağladım. Annem aradı; sesimi duyunca hemen anladı bir şeylerin yolunda gitmediğini.
“Evlat,” dedi annem, “bizim zamanımızda da böyleydi. Ama senin yaptığın doğru. Emeğinin değerini göstermezsen kimse anlamaz.”
Günler geçtikçe evdeki huzursuzluk arttı. Murat işten gelince surat asıyor, Defne ise annesiyle babası arasındaki gerilimi hissediyordu. Bir akşam Defne yanıma sokuldu: “Anne, babam neden sana kızıyor?”
Gözlerim doldu. Ona sarıldım: “Bazen büyükler anlaşamaz Defne’ciğim. Ama seni çok seviyoruz.”
Bir hafta sonra Murat dayanamadı. Akşam yemeğinde masaya oturdu ve başını öne eğdi: “Ayşe, galiba seni hiç anlamamışım. Senin yaptıkların para ile ölçülmezmiş.”
Gözlerimin içine baktı: “Ben sadece kendi yükümü düşündüm. Senin ne kadar yorulduğunu hiç fark etmemişim.”
O an içimdeki düğüm biraz çözüldü ama kırgınlığım geçmedi. “Murat,” dedim, “ben senden para istemiyorum. Sadece emeğimin değerini bilmeni istiyorum.”
O günden sonra evde işler biraz değişti. Murat hafta sonları Defne’yle ilgilenmeye başladı, bazen bulaşıkları yıkadı. Ben de ona daha az kırgın olmaya çalıştım ama içimdeki yara kolay kolay kapanmadı.
Bir akşam Defne bana sarıldı: “Anne, artık daha çok gülüyorsun.”
Belki de en çok buna ihtiyacım vardı; görülmek ve anlaşılmak…
Şimdi düşünüyorum da; acaba Türkiye’de kaç kadın benim gibi hissediyor? Kaçımızın emeği görünmez kalıyor? Sizce bir evlilikte adalet nasıl sağlanır?