Yedi Yılın Ardından Gelen İhanet: Bir Kadının Küllerinden Doğuşu
“Bunu bana nasıl yaparsın, Emre?” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Annemin mutfağında, ellerim titreyerek tuttuğum çay bardağı neredeyse yere düşecekti. Emre karşımda, başı öne eğik, sessizce duruyordu. O an, yedi yıllık birikmiş sevgi, umut ve hayal bir anda paramparça oldu. Annem kapının eşiğinde, gözleri dolu dolu bana bakıyordu; babam ise salondan gelen sesleri duymamış gibi televizyona bakmaya devam ediyordu.
Yedi yıl… Yedi yıl boyunca Emre ile birlikteydik. Üniversitede tanışmıştık; ben Ege Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okurken, o mühendislikteydi. İlkbaharda Bornova’da yürüyüşlerimiz, İzmir Kordon’da gece geç saatlere kadar süren sohbetlerimiz… Her şey o kadar gerçek, o kadar güzeldi ki. Mezun olduktan sonra İstanbul’a taşındık; ben bir yayınevinde editörlük yapmaya başladım, Emre ise bir inşaat firmasında çalışıyordu. Hayatımızı kurmak için gece gündüz çalıştık. Düğünümüzü planlamaya başladığımızda ailelerimiz de çok mutlu olmuştu. Annem her fırsatta “Kızım, Emre gibi birini kolay bulamazsın,” derdi. Babam ise “Evladım, adam gibi adam,” diye övünürdü.
Ama işte şimdi, mutfağın ortasında, Emre’nin gözlerinin içine bakarken içimdeki her şeyin yandığını hissediyordum. “Neden?” dedim, sesim titreyerek. “Neden bana bunu yaptın?”
Emre’nin sesi kısık çıktı: “Bilmiyorum… Her şey çok hızlı gelişti. Ben de anlamadım.”
“Kim o?” dedim. Sanki başka birinin sesiyle konuşuyordum.
“Zeynep,” dedi Emre. “İş yerinden.”
Zeynep… O ismi daha önce duymuştum. Birkaç kez bahsetmişti; yeni gelen bir mühendis, çok çalışkan biri diye anlatmıştı. Ama asla böyle bir şey olacağını düşünmemiştim. İçimdeki öfke ve acı birbirine karıştı. “Yedi yıl Emre! Yedi yıl boyunca bana yalan mı söyledin?”
Emre başını kaldırıp bana baktı; gözlerinde pişmanlık vardı ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. “Sana yalan söylemedim. Seni hep sevdim ama… Son zamanlarda aramızda bir şeyler değişti.”
O an annem dayanamayıp yanıma geldi, beni kucakladı. “Kızım, ağlama ne olur,” dedi fısıltıyla. Ama ben ağlamadan duramıyordum. İçimdeki boşluk büyüdükçe büyüyordu.
O geceyi hiç unutamam. Annem sabaha kadar başucumda bekledi; babam ise sabah işe giderken sadece “Geçmiş olsun kızım,” dedi ve çıktı. O günden sonra hayatım altüst oldu. Düğün hazırlıkları için aldığımız beyaz dantelli elbise dolabın köşesinde asılı kaldı; davetiyeler masanın üzerinde öylece durdu.
Ailemde herkesin bir fikri vardı: Teyzem “Boşver kızım, daha iyisini bulursun,” dedi; kuzenim Ayşe ise “Belki de affetmelisin, herkes hata yapar,” diye ısrar etti. Ama ben hiçbirini dinleyemiyordum. Herkesin gözünde aciz, terk edilmiş bir kadın olmuştum sanki.
İstanbul’da yaşadığım evde yalnız kalmak dayanılmazdı. Her köşe Emre’yi hatırlatıyordu: Mutfakta birlikte yaptığımız kahvaltılar, salonda izlediğimiz filmler… Bir gün dayanamadım ve annemi aradım: “Anne, eve gelmek istiyorum.”
Annem hemen kabul etti; babam ise ilk başta biraz sessiz kaldı ama sonra “Kızımın yeri başımızın üstü,” dedi. Eşyalarımı topladım ve İzmir’e döndüm.
İzmir’e döndüğümde mahallede herkesin haberi olmuştu tabii. Komşu Fikriye Teyze kapıda beni görünce hemen yanına çağırdı: “Kızım, üzülme bak, Allah büyük! Belki de hayırlısı budur.” Ama bu teselliler bana hiç iyi gelmiyordu.
Bir süre işsiz kaldım; yayınevindeki işimi bırakmak zorunda kalmıştım çünkü İstanbul’da yaşamak artık mümkün değildi benim için. Günlerce odamdan çıkmadım; eski fotoğraflara baktım, Emre’nin bana yazdığı mektupları okudum. Her satırda biraz daha yandım.
Bir gün annem yanıma geldi ve elini omzuma koydu: “Bak kızım,” dedi, “Hayat bazen insanı en dipte sınar ama sen güçlü bir kızsın. Kalk ayağa!”
O an annemin gözlerinde gördüğüm kararlılık bana güç verdi. Yeniden iş aramaya başladım; eski arkadaşlarımla buluştum. Bir süre sonra bir okulda Türkçe öğretmenliği işi buldum. Çocukların gözlerindeki umut bana da umut oldu.
Ama içimdeki yara hâlâ tazeydi. Bir gün okuldan eve dönerken Emre’den bir mesaj aldım: “Konuşabilir miyiz?” Kalbim deli gibi atmaya başladı ama cevap vermedim.
Aradan aylar geçti; Emre birkaç kez daha aradı ama her seferinde reddettim. Artık geçmişe dönmek istemiyordum. Hayatımı yeniden kurmaya başlamıştım; kendi ayaklarım üzerinde durmanın gururunu yaşıyordum.
Bir akşam ailecek sofrada otururken babam sessizce bana döndü: “Bak kızım,” dedi, “Hayatta herkes hata yapar ama önemli olan o hatalardan ne öğrendiğimizdir.”
O an düşündüm: Ben ne öğrenmiştim? Belki de en büyük ders, kendimi sevmeyi öğrenmekti. Yedi yıl boyunca hayatımı bir başkasına adamıştım ama şimdi kendi hayatımı inşa ediyordum.
Şimdi bazen geceleri pencereden dışarı bakıp yıldızlara dalıyorum ve kendi kendime soruyorum: Acaba gerçek mutluluk başkasında mı yoksa önce kendimizde mi başlar? Sizce insan affetmeli mi yoksa yoluna devam mı etmeli? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın.