Bir Seçimin Gölgesinde: Anneannemin Sessizliği
— Anneanne, neden gelmiyorsun? Neden bizi seçmedin?
Bu soruyu içimde defalarca sordum ama hiçbir zaman yüksek sesle dile getiremedim. Şimdi, otuz yaşında bir kadın olarak, kendi penceremden dışarı bakarken çocukluğumun o soğuk kış sabahı aklıma geliyor. Annem, gözleri şişmiş, mutfakta sessizce çay doldururken babamın sesi koridordan yankılanıyordu:
— Zeynep, annen yine gelmeyecekmiş. Yine bahaneler bulmuş.
O an, içimde bir şeyler kırıldı. Anneannem, Hatice Hanım, bizimle yaşamak yerine başka bir şehirde, başka bir hayatı seçmişti. Oysa ben, onun dizinin dibinde oturup masallarını dinlemeyi, saçlarımı okşamasını isterdim. Ama o, her seferinde telefonun ucunda kısa cümlelerle yetiniyordu:
— Kısmet kızım, işlerim var. Belki başka sefere.
Bir gün okuldan eve dönerken komşumuz Ayşe Teyze’nin penceresinden gelen kahkahaları duydum. Onun annesi, yani Ayşe Teyze’nin annesi, torunlarıyla oynuyor, onlara kek yapıyordu. O an içimde tarifsiz bir kıskançlık hissettim. Neden bizim evimizde böyle bir sıcaklık yoktu? Neden anneannem bizi seçmemişti?
Bir akşam annemle mutfakta otururken cesaretimi topladım:
— Anneanne neden gelmiyor anne?
Annem gözlerini kaçırdı, elleriyle çay bardağını ovuşturdu:
— Herkesin hayatı farklı kızım. Bazen insanlar seçim yapmak zorunda kalır. Belki de annem kendi yolunu seçti.
Ama ben anlamadım. Çocuk aklımla, bir büyüğün torununu bırakıp gidebileceğini kabullenemedim. Okulda arkadaşlarım anneannelerinin ördüğü atkıları gösterirken ben sessizce başımı öne eğiyordum. Bir gün öğretmenimiz “Ailenizden en çok kimi özlüyorsunuz?” diye sorduğunda sesim titreyerek “Anneannemi” dedim. Sınıf arkadaşlarım şaşkınlıkla bana baktı:
— E niye gelmiyor ki senin anneannen?
O an utandım. Sanki terk edilmişliğim benim suçummuş gibi hissettim.
Yıllar geçti. Lise bitti, üniversiteye başladım. İstanbul’a taşındım. Annemle aramızda mesafeler arttı ama anneannemin yokluğu hep aynı kaldı. Bir gün telefonum çaldı. Annem ağlamaklı bir sesle:
— Anneannen hastaneye kaldırılmış Zeynep, dedi.
İçimde garip bir hisle hemen otobüse atladım. Yolda düşündüm: Acaba beni görmek ister mi? Yoksa yine “işlerim var” mı diyecek?
Hastane odasına girdiğimde onu ilk kez bu kadar yaşlı ve kırılgan gördüm. Gözleriyle beni aradı ama bakışlarında tanıdık bir sıcaklık yoktu. Elini tuttum:
— Anneanne, ben geldim.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra fısıldadı:
— Zeynep… Ne çabuk büyümüşsün.
O an gözlerim doldu. İçimde biriken tüm öfke ve özlem gözyaşlarımla aktı gitti. Ama yine de sormadan edemedim:
— Neden hiç gelmedin anneanne? Neden bizi seçmedin?
Gözlerini tavana dikti, derin bir nefes aldı:
— Kızım… Hayat bazen insanı öyle yerlere sürüklüyor ki… Ben de gençken çok hata yaptım. Dedenle evliliğimde mutlu olamadım. Sonra başka bir şehirde yeni bir hayat kurdum kendime. Ama sizi hiç unutmadım.
İçimde öfke yeniden kabardı:
— Ama biz seni çok özledik! Annem her gece ağladı! Ben her bayram senin yolunu gözledim!
Anneannem başını eğdi:
— Biliyorum kızım… Ama bazen insan kendini kurtarmak için başkalarını yaralıyor.
O an anladım ki bazı yaralar asla kapanmıyor. Anneannemin seçimi sadece kendisini değil, bizi de derinden etkilemişti.
Hastaneden çıktıktan sonra annemi aradım:
— Anne… Anneannemi affedebilir miyiz sence?
Annem uzun süre sustu:
— Bilmem kızım… Belki zamanla…
Şimdi kendi penceremden dışarı bakarken mahallede oynayan çocukları izliyorum. Bir küçük kız annesine sarılıyor, annesi onu öpüyor. İçimde yine o eski sızı…
Belki de bazı seçimlerin bedelini sadece seçen değil, geride kalanlar da ödüyor.
Sizce insan kendini kurtarmak için sevdiklerini bırakabilir mi? Affetmek mümkün mü? Yoksa bazı yaralar hep kanar mı?