Tanrı Kapıyı Çalınca: Bir Kış Gecesi Hikayesi
“Anne, korkuyorum!” Efe’nin titrek sesi, apartmanın eski duvarlarında yankılandı. Saat gece yarısını geçmişti, dışarıda kar hâlâ usulca yağıyordu. Eşim Cem, yine gece vardiyasındaydı; ben ise oğlumla birlikte, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, rutubet kokan bu kiralık evde yalnızdım. Efe’nin gözleri dolmuştu, minik elleri battaniyeye sıkıca tutunmuştu. İçimde bir yerler acıdı. “Yanındayım oğlum, korkma,” dedim ama sesim bile kendime güven vermiyordu.
O gece, Efe’yi uyutmaya çalışırken kendi içimde de bir savaşa tutuşmuştum. Son zamanlarda her şey üst üste gelmişti: Cem’in iş bulmak için girdiği gece vardiyaları, ev sahibinin sürekli zam yaptığı kira, markette her geçen gün artan fiyatlar… Annemle babam ise hâlâ köydeydi; onlara yük olmamak için İstanbul’a gelmiştik ama şimdi burada, bu soğuk evde, kendimi daha yalnız hissediyordum.
Efe birden hıçkırarak ağlamaya başladı. “Anne, baba gelsin!” diye bağırdı. Kalbim sıkıştı. Ne desem boştu; Cem’in eve dönmesine daha saatler vardı. Oğlumu kucağıma aldım, sallamaya başladım. “Bak, baban sabah gelecek. Sana oyuncak araba getirecek,” dedim. Ama Efe’nin gözyaşları dinmedi. Bir an için sinirlerim boşaldı: “Efe! Yeter artık! Uyumak zorundasın!” diye bağırdım. O an kendi sesimden bile korktum. Efe ise daha da çok ağladı.
Kendimi suçlu hissettim. Annem olsa şimdi ne yapardı? Belki de bana kızardı: “Çocuğa bağırılır mı hiç?” derdi. Ama annem hiç İstanbul’da, bu kadar yalnız kalmamıştı ki…
Birden kapı çaldı. Gece yarısı kim gelirdi ki? Yüreğim ağzıma geldi. Efe’nin gözleri büyüdü, bana daha sıkı sarıldı. Kapıya yaklaştım, göz deliğinden baktım: Komşumuz Ayşe abla’ydı. Hemen kapıyı açtım.
“Ayşe abla, hayırdır?”
“Sesinizi duydum, iyi misiniz?” dedi endişeyle.
O an gözlerim doldu. “Efe uyumuyor, ben de baş edemiyorum,” dedim titrek bir sesle.
Ayşe abla içeri girdi, Efe’yi kucağına aldı. “Gel bakalım aslanım,” dedi yumuşak bir sesle. Efe bir süre sonra sakinleşti; Ayşe abla ona ninni söyledi. Ben ise mutfakta ellerimi yıkarken aynada kendime baktım: Gözlerimin altı morarmıştı, saçlarım dağılmıştı. Ne zamandır kendime bakmamıştım?
Ayşe abla mutfağa geldi. “Kızım, bu kadar yükü tek başına taşıyamazsın,” dedi.
Gözyaşlarımı tutamadım: “Ne yapayım abla? Cem iş buldu diye şükrediyorum ama ben de tükendim artık.”
Ayşe abla elimi tuttu: “Bak, ben de yıllar önce senin gibiydim. Kocam işsizdi, iki çocukla bu mahallede tek başıma kalıyordum. Ama sonra anladım ki yardım istemek ayıp değilmiş.”
O gece Ayşe abla bizde kaldı; Efe onun yanında uyudu. Ben ise ilk defa biriyle dertleşmenin hafifliğini hissettim.
Sabah Cem geldiğinde yorgundu ama yüzünde bir umut vardı: “Belki de başka bir iş bulurum,” dedi sessizce.
Kahvaltıda sessizlik hakimdi. Sonra Cem birden patladı: “Ben de yoruldum! Herkes benden mucize bekliyor! Sen de sürekli şikayet ediyorsun!”
İçimde bir öfke kabardı: “Ben şikayet etmiyorum! Sadece… sadece bazen çok yalnız hissediyorum.”
Cem başını eğdi: “Biliyorum… Ama başka çaremiz yok.”
O an anladım ki sadece ben değil, Cem de bu yükün altında eziliyordu.
O gün akşamüstü annemi aradım. Uzun zamandır konuşmamıştık; ona her şeyin yolunda olduğunu söylemekten yorulmuştum.
“Anne… Ben iyi değilim,” dedim telefonda ağlayarak.
Annemin sesi titredi: “Kızım, insan bazen güçlü olmak zorunda değil. Biz buradayız.”
O gece ilk defa içimde bir huzur hissettim. Belki de yardım istemek zayıflık değildi; belki de aile olmak, birlikte ağlayabilmekti.
Şimdi düşünüyorum da… Acaba kaç kişi bu şehirde geceleri yalnız ağlıyor? Kaç anne benim gibi çaresiz hissediyor? Sizce de bazen güçlü görünmekten yorulmuyor muyuz?