Kendi Evimde Misafir: Bir Annenin İstanbul’daki Sessiz Çığlığı
“Anne, Zeynep’in biraz dinlenmeye ihtiyacı var, lütfen bu akşam televizyonu biraz kısar mısın?”
Oğlum Emre’nin sesi, mutfakta çayımı karıştırırken içimi delip geçti. O an, kendi evimde misafir olduğumu hissettim. Yıllarca tek başıma yaşadığım bu küçük Kadıköy dairesinde, şimdi her köşe başı bana ait olmaktan çıkmıştı. Oğlum ve gelinim işsiz kalıp evlerinden atılınca, kapımı çalmışlardı. Tabii ki açtım; hangi anne açmaz ki? Ama kimse bana, bir annenin kendi evinde nasıl yabancılaşabileceğini anlatmamıştı.
İlk günler her şey güzeldi. Emre çocukluğundaki gibi bana sarıldı, Zeynep mutfağa yardım etti. Ama zaman geçtikçe, evdeki düzen değişmeye başladı. Zeynep’in uyku saatleri, Emre’nin iş arama telaşı, benim sabahları erkenden kalkıp camları açmam… Her şey birbirine girdi. Bir sabah, kahvaltı masasını hazırlarken Zeynep’in fısıltısını duydum:
“Keşke biraz daha geç kalksa da rahat rahat kahvaltı yapsak.”
O an elimdeki çay bardağı titredi. Kendi evimde fazla olduğumu hissettim. Oysa ben sadece annelik yapıyordum, değil mi? Onlara sıcak bir yuva sunmak istiyordum. Ama her geçen gün, bir sandalye daha eksiliyordu sanki sofrada; ben yavaş yavaş siliniyordum.
Bir akşam Emre iş görüşmesinden moralsiz döndü. Yüzünde umutsuzluk vardı. Ona sarılmak istedim ama Zeynep hemen yanına koştu:
“Emre, gel odada konuşalım.”
Kapı kapandı. Ben mutfakta yalnız kaldım. Oğlumun derdini bile paylaşamıyordum artık. İçimde bir sızı büyüdü. O gece uyuyamadım; tavanı izlerken kendi kendime sordum: “Ben ne zaman bu kadar yalnız kaldım?”
Bir gün, Zeynep’in annesi aradı. Telefonda yüksek sesle konuşuyordu:
“Keşke bizimle kalsaydınız, orada rahat edemiyorsunuz belli ki.”
Zeynep göz göze gelmemeye çalıştı. Ben ise içimden bağırmak istedim: “Burası sizin de eviniz!” Ama sustum. Çünkü annelik bazen susmak demekti.
Günler geçtikçe evdeki hava daha da ağırlaştı. Emre ve Zeynep kendi odalarına çekiliyor, ben ise televizyonun sesini kısarak oturuyordum. Bir akşam Emre ile tartıştık:
“Anne, biraz anlayışlı olamaz mısın? Biz de zor durumdayız!”
“Ben de zor durumdayım Emre! Kendi evimde nefes alamıyorum artık!”
O an gözlerimiz doldu. Emre başını eğdi, ben ise ağlamamak için kendimi zor tuttum.
Bir sabah, mutfakta Zeynep’le karşılaştık. Gözleri şişmişti.
“Zeynep, iyi misin?”
“İyiyim… Sadece… Burada kendimi misafir gibi hissediyorum.”
İçim burkuldu. Aynı duyguyu paylaşıyorduk ama birbirimize söyleyemiyorduk. O an anladım ki, bu evde üç kişi de yalnızdı.
Bir gün Emre iş bulduğunu söylediğinde sevinçten ağladım. Ama hemen ardından gelen cümleyle yıkıldım:
“Anne, yeni bir eve çıkacağız. Sana yük olmak istemiyoruz.”
Yük… O kelime içimi parçaladı. Onlara yük mü olmuştum? Yoksa onlar mı bana yük olmuştu? Kimse kimseye yük olmak istemiyordu ama hayat bazen insanı en sevdiklerine bile yabancılaştırıyordu.
Onlar taşındıktan sonra ev yine sessizliğe büründü. Ama bu sefer sessizlik huzur değil, eksiklikti. Oğlumun kahkahası, Zeynep’in mutfakta çıkardığı tabak sesleri… Hepsi bir anda yok oldu.
Şimdi akşamları çayımı tek başıma içerken düşünüyorum: Bir anne olarak neyi yanlış yaptım? Kendi evimde neden bu kadar yalnız kaldım? Siz olsanız ne yapardınız? Aile olmak bazen fedakarlık mı yoksa sınır koymak mı demek?