Yabancı Bir Evde Kök Salmak: Bir Misafir Kızın Güncesi
“Senin annen olsaydı, böyle mi olurdu Zeynep?” diye bağırdı yengem, elindeki tabakları sinirle tezgâha bırakırken. O an, mutfağın köşesinde küçücük kaldım. Ellerim titriyordu, gözlerimden yaşlar süzülüyordu ama ağlamamı belli etmemek için dişlerimi sıktım. Yengemle amcamın evine taşındığım o ilk günü hatırladım: Annemi kaybettikten sonra, babamın da başka bir şehirde çalışmak zorunda kalmasıyla, İstanbul’un bu eski apartmanında yeni bir hayata başlamıştım. O günden beri, bu evde hep fazlalık gibi hissettim.
Yengem, bana her fırsatta “Sen bizim kızımızsın” derdi ama gözlerindeki mesafe hiç kaybolmazdı. Kendi kızı Elif’le bana aynı davranmazdı; Elif’in hataları affedilir, benimkiler ise büyütülürdü. Bir gün okuldan geç geldiğimde, yengem kapıda bekliyordu. “Neredeydin? Yine başımıza iş mi açacaksın?” dedi. Oysa sadece kütüphanede biraz daha fazla kalıp ders çalışmıştım. Elif ise akşamları arkadaşlarıyla dışarı çıkabilir, eve geç gelebilirdi; ona sadece “Aman kızım, dikkat et” denirdi.
Bir akşam, amcam işten yorgun döndüğünde sofrada sessizce oturuyorduk. Elif yeni aldığı telefonu gösterip “Baba, bak ne kadar güzel!” dediğinde amcam gülümsedi. Ben ise eskiyen ayakkabılarımı göstermeye bile çekindim. O an içimde bir şeyler koptu. Kendimi bu evde hiç ait hissetmemiştim; ne zaman güldüysem, ardından bir suçluluk duygusu gelmişti. Sanki mutluluğa hakkım yokmuş gibi.
Bir gün okuldan eve dönerken apartmanın girişinde komşu teyze Ayşe Hanım’la karşılaştım. “Zeynep kızım, annen seni görse gurur duyardı,” dedi. Gözlerim doldu. Annemi çok özlüyordum. Onun sıcaklığını, bana sarılışını… Yengem iyi bir insan olmaya çalışıyordu belki ama annemin yerini kimse tutamazdı.
O gece Elif’le odada tartıştık. “Senin yüzünden annem hep sinirli!” dedi bana. “Ben istemedim ki buraya gelmeyi!” diye bağırdım. Sonra ikimiz de sustuk. O an anladım ki, bu evde herkes mutsuzdu aslında. Ben fazlalıktım, Elif ise paylaşmak zorunda olduğu için öfkeliydi.
Bir sabah okula gitmek için hazırlanırken yengem kapımı çaldı. “Zeynep, dün gece söylediklerin için üzgünüm,” dedi sessizce. Gözlerinde ilk defa gerçek bir üzüntü gördüm. “Biliyorum, sana yeterince iyi davranamıyorum bazen… Ama inan bana, annene söz verdim; seni kendi kızım gibi sevecektim.” O an içimde bir umut filizlendi ama hemen ardından korku geldi: Ya asla tam anlamıyla aile olamazsak?
Okulda da durum farklı değildi. Arkadaşlarım ailelerinden bahsederken ben susardım. Bir gün sınıfta öğretmenimiz aileyle ilgili bir kompozisyon yazmamızı istediğinde elim kalem tutmadı. Ne yazabilirdim ki? “Ailem beni istemiyor” mu demeliydim? Yoksa “Ben de onların kızı oldum” diye yalan mı söylemeliydim?
Bir gün Elif’in telefonunda bana ait bir fotoğraf buldum; gizlice çekilmişti ve altına “Yabancı” yazılmıştı. O kadar kırıldım ki… Akşam yemeğinde Elif’e bunu sordum. “Neden böyle yazdın?” dedim titreyen sesimle. Elif başını eğdi: “Bazen seni anlamakta zorlanıyorum… Annem seni çok düşünüyor, ben de kıskanıyorum galiba.” O an Elif’in de bu durumdan mutsuz olduğunu fark ettim.
Aylar geçti, aramızdaki mesafe biraz azaldı ama hiçbir zaman gerçek bir aile olamadık. Babam arada sırada arardı; sesi yorgun ve uzak gelirdi. “Kızım iyi misin?” derdi ama cevabımı beklemeden kapatırdı telefonu çoğu zaman. Bir gün ona “Baba, beni neden bırakıp gittin?” diye mesaj attım ama cevap alamadım.
Liseyi bitirip üniversiteye başladığımda bu evden ayrıldım. Yengem vedalaşırken ağladı; ben de ağladım ama gözyaşlarımın sebebi farklıydı belki de. O evde geçen yıllar bana sabretmeyi, güçlü olmayı öğretti ama içimde hep bir eksiklik kaldı: Gerçekten ait olduğum bir yerin yokluğu.
Şimdi kendi küçük evimde otururken bazen geçmişi düşünüyorum: Acaba aile olmak sadece kan bağıyla mı olur? Yoksa birlikte geçirilen acılar ve sevinçler mi bizi birbirimize bağlar? Sizce insan kendini ait hissetmediği bir yerde kök salabilir mi?