Bir Sekreterin Sessiz Çığlığı: Eda’nın Hikayesi
— Eda, kahvem nerede? Yine mi unuttun?
Cemal Bey’in sesi ofisin ortasında yankılandı. Herkes başını önüne eğdi, ben ise ellerim titreyerek ajandamı kapattım. “Üst rafta, her zamanki yerde Cemal Bey,” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. O ise yüzünde alaycı bir gülümsemeyle dolabı açtı, kahvesini aldı ve kapıyı sertçe kapattı. O an ofisteki herkesin içten içe ürperdiğini hissettim. Bu, her sabah yaşadığımız sıradan bir sahneydi ama bugün içimde bir şeyler kırıldı.
Ben Eda Yılmaz. 32 yaşındayım, beş yıldır bu şirkette sekreterlik yapıyorum. Annemle birlikte küçük bir evde yaşıyorum; babamı yıllar önce kaybettik. Annem emekli maaşıyla zar zor geçiniyor, ben de evin yükünü omuzlamış durumdayım. Hayatım boyunca hep başkalarının isteklerine göre yaşadım: önce annemin beklentileri, sonra patronlarımın emirleri…
O gün öğle arasında tuvalete kapanıp sessizce ağladım. Aynada gözlerimin altındaki morluklara baktım; uykusuzluk, stres ve sürekli tetikte olmanın izleri… İçimden “Neden bu kadar güçsüzüm?” diye geçirdim. Ama sonra annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Kızım, işini kaybetme sakın. Bu devirde iş bulmak kolay mı?”
Ofise döndüğümde Zeynep yanıma yaklaştı. O da benim gibi sekreterdi, ama benden daha cesurdu. Fısıldayarak, “Yeter artık Eda, bu adam seni ezip geçiyor. Bir şey yapmalısın,” dedi. Gözlerim doldu ama sadece başımı sallayabildim.
Akşam eve dönerken otobüste camdan dışarı bakarken düşündüm: Bu şehirde binlerce kadın benim gibi susuyor, sineye çekiyor. Ama neden? Korkudan mı, alışkanlıktan mı? Yoksa başka çaremiz olmadığı için mi?
Eve vardığımda annem sofrayı hazırlamıştı. “Kızım, bugün nasıldı işin?” diye sordu. Yalan söyledim: “İyiydi anne.” Oysa içim paramparçaydı.
Ertesi sabah yine aynı sahne: Cemal Bey’in bağırışları, bitmek bilmeyen talepleri… Bir ara odasına çağırdı. “Eda Hanım, şu dosyaları neden hala hazırlamadınız? Sizin yüzünüzden toplantıya geç kalacağım!” dedi öfkeyle. “Cemal Bey, dün akşam saat yedide göndermiştiniz dosyaları. Mesai saatim bitmişti,” dedim usulca. O ise masaya yumruğunu vurdu: “Burası devlet dairesi değil! Ne zaman iş biterse o zaman gidersin!”
O an gözlerim doldu ama ağlamadım. İçimde bir öfke kabardı. Odayı terk ederken Zeynep’le göz göze geldik. O an karar verdim: Artık susmayacaktım.
O akşam Zeynep’le birlikte bir kafede buluştuk. “Eda, bu adam yıllardır herkese aynı şeyi yapıyor. Geçen sene Ayşe’yi de yıldırıp göndermişti,” dedi. “Peki ne yapabiliriz?” diye sordum çaresizce.
Zeynep çantasından bir broşür çıkardı: Kadın Dayanışma Derneği’nin iletişim bilgileri vardı üzerinde. “Buraya başvurabiliriz. Hem hukuki destek veriyorlar hem de psikolojik danışmanlık.”
O gece uyuyamadım. Annem odama gelip başımı okşadı: “Kızım, bir derdin mi var?” dedi endişeyle. Ona hiçbir şey söyleyemedim; çünkü onun da yükünü taşımak istemiyordum.
Ertesi gün derneği aradık. Bizi çok sıcak karşıladılar ve yaşadıklarımızı anlatmamızı istediler. Konuşurken ellerim titredi ama içimde bir hafiflik hissettim; ilk defa biri beni gerçekten dinliyordu.
Bir hafta sonra dernekten avukatlarla birlikte şirkete resmi bir şikayet dilekçesi gönderdik. Cemal Bey’in yüzünü o gün hiç unutamam: Kızarmıştı, gözleri öfkeyle doluydu ama ilk defa bana bağırmadı.
O günden sonra ofiste hava değişti. Diğer kadın çalışanlar da yanımıza geldi; herkes yıllardır sustuğu şeyleri anlatmaya başladı. Birbirimize destek oldukça güçlendik.
Ama kolay olmadı… Şirket yönetimi önce bizi suçladı, sonra sessizce Cemal Bey’i başka bir şubeye gönderdi. Biz ise derneğin desteğiyle haklarımızı öğrendik ve daha iyi koşullarda çalışmaya başladık.
Annem başta çok korktu: “Kızım, işsiz kalırsan ne yaparız?” dedi gözleri dolu dolu. Ama ona sarılıp şöyle dedim: “Anne, bazen susmak en büyük zararı veriyor insana.”
Şimdi dönüp bakınca düşünüyorum: Kaç kadın hala susuyor? Kaçımız korkudan ya da alışkanlıktan sesimizi çıkaramıyoruz? Belki de en büyük değişim, küçük bir cesaretle başlıyor…
Siz olsaydınız ne yapardınız? Sessiz kalmak mı yoksa mücadele etmek mi daha zor?